Sarsılan Düzen ve Psikoloji (18. Âyet)

Allah Teâlâ, gönderilen elçilerdeki dirayetle beraber kâfirlerin sarsılan düzenine dikkat çekerek bizzat söyledikleri sözü aktarmış ve şöyle buyurmuştur:

﴿قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ﴾

“Dediler ki: Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlayarak kovarız ve bizim tarafımızdan size elem dolu bir azap dokunur.”

Kur’ân-ı Kerim’in en büyük mucizevi özelliklerinden birisi de, insanın iç dünyasını ve karmaşık psikolojisini en mükemmel şekilde lafza dökebilen ilahî bir dile sahip olmasıdır. Bu âyette de Allah Teâlâ, inkârcıların ﴿إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ﴾ “Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık” dediklerini buyurarak, o kavmin hakikat karşısında ne derece gergin ve aciz bir hâlde olduklarını ifade etmiştir. İnsan gerilince yaptığı işte hata yapar, kendi beceriksizliğine daha çok sinirlenir ve ardından bu öfkeyi hiç alakası olmayan bir durumun üzerine yıkarak (yansıtma yaparak) patlayıverir.

Burada da kâfirler, elçilerdeki o sarsılmaz dirayeti gördüklerinde kendi bâtıl düzenleri işlemez hâle gelince, bunun bir uğursuzluk olduğunu ve tek sebebinin “İslam’a davet eden elçiler” olduğunu iddia etmişlerdir. Aynı psikolojik durum günümüzde de aynen mevcuttur. Zira İslami bir uyanış ve faaliyet söz konusu olduğunda sinirden deliye dönen inkârcılar, başlarına bir imtihan veya toplumsal bir kriz geldiğinde faturayı anında Müslümanlara kesmeyi ve onları suçlamayı âdet hâline getirmişlerdir. Bu değişmez sünnetullah, geçmişte böyle olduğu gibi gelecekte de aynen devam edecektir.

Ardından kâfirler, ﴿لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا﴾ “Eğer vazgeçmezseniz”  şeklinde küstahça bir ifade kullanarak aslında doğrudan elçileri değil, onların toplum üzerindeki dönüştürücü etkilerini yok etmenin derdine düşmüşlerdir. Zira onların asıl dertleri şahıslar değil; o şahısların temsil ettiği hak davadır. Günümüzde de Müslümanların şahsi varlığından kurtulmayı başaramayan küfür yobazları ve din düşmanları, onları temsil ettikleri davadan uzaklaştırmanın yollarını ararlar. İslam’ı yozlaştırmaya önce Müslümanlardan başlarlar. Onların toplumdaki etkilerini kırmanın derdine düşerler. Müslümanların o büyük “Nizam” davasını, sadece cami köşelerindeki kişisel bir ibadete hapsetmeye çalışırlar.

Elçileri yaptıkları mukaddes işten vazgeçirmeye çalışan küfür yobazları, tarih boyunca en fazla kullandıkları yolu burada da denemişlerdir: İnsanları tahrik edip galeyana getirerek, tebliğcileri yaka paça toplumdan kovmayı ve linç etmeyi barındıran ﴿لَنَرْجُمَنَّكُمْ﴾ “sizi mutlaka taşlayarak kovarız” tehdidini kullanmışlardır. Dikkate şayandır ki; bizzat kendileri öne çıkıp kovmak veya öldürmek yerine, algı operasyonlarıyla halkı (sürü psikolojisini) kışkırtıp “taşlatmak” isterler. Zira bilirler ki; eğer doğrudan kendileri işkence ederlerse davetçiler mazlum konumuna düşecek, söyledikleri hakikatler toplumda daha fazla makes bulacak ve çağrıları daha çok itibara alınacaktır. Kısacası; eğer onların sömürü düzenleri işlemeyecekse, aynen günümüzde de yaptıkları gibi toplumu kutuplaştırıp bir iç savaş ve linç kültürü çıkarmaya çalışacaklardır.

İkinci bir tehdit dalgasıyla elçileri vazgeçirmeye çalışan kâfirler, bu sefer de ﴿وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ﴾ “bizim tarafımızdan size elem dolu bir azap dokunur” diyerek artık işkenceye varan fiili tehditler savurdular. Buradaki azabın “dokunması” ifadesinden; bunun sadece bedene acı veren kuru bir işkenceden ibaret olduğu ve dava erlerinin o çelikten iç dünyasına, ruhuna asla sirayet edemeyecek bir mahiyete sahip olduğu anlaşılmaktadır. Zira onların işkenceleri sadece bedene acı verirken; İslam davasının erleri için bu bedel ödeme hâli, bilakis kalplere manevi bir huzur veren şehadet muştusudur.

Medeniyet coğrafyamız ve Osmanlı’nın bakiyesi olan ülkeler, son bir asırda sömürgeci zihniyetlerin ve vesayetçi rejimlerin bu tip sistematik baskılarına maruz kalmıştır. Dini yok etme odaklı zulümlerle Müslümanları sindirmek istemişlerdir lakin Allah’ın dinini söndürmeye güçleri yetmemiştir ve asla da yetmeyecektir. Günümüzde insanlık düşmanları bu hakikati gördükleri için taktik değiştirmiş; bedeni bir işkence (elem dolu bir azap) yerine, doğrudan insanların imanları, akılları ve fıtratlarıyla oynamaya başlamışlardır. Bu suretle nesilleri, ahirette Allah Teâlâ tarafından verilecek olan asıl elem dolu azabı hak edecek bir günahkârlık sıfatına büründürmeye çalışmaktadırlar. Kalplere ulaşamayan o eski bedeni işkencelerin yerini; günümüzde artık hem ruhun hem de kalbin felç olduğu dijital oyunlar, ahlaksız alışkanlıklar ve faydasız mâlâyâni işler almıştır. Bu sinsi planlarla insanları İslam’dan ve fıtratlarından alıkoymaya çalışmaktadırlar. Lakin görelim ki bu planları da ayaklarına dolanacak ve İslam, nurunu her zaman olduğu gibi yine tamamlayacaktır.

Bu âyetle amel etmek istiyorsak; dünya üzerinde sahnelenen algı operasyonlarının ve oyunların çok net farkında olmamız gerekmektedir. Küresel medyanın ve şer odaklarının kullandıkları her masum görünümlü sözün, modanın veya akımın arkasında fıtratı bozmaya yönelik bir plan olduğunu ferasetle görmeliyiz. Zira küresel Siyonist akıl, dünyayı ifsat edebilmesini ve insanlığın başına bela olmasını, işte bu ince detaylara kadar kurguladığı şeytani planlarına borçludur.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top