
Allah Teâlâ, bu yolun müstakim ve sarsılmaz bir sisteme sahip olmasının asıl sebebine değinerek şöyle buyurmuştur:
﴾تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ﴿
“Sonsuz izzet ve rahmet sahibi olan Allah’ın indirmesi[nin sonucu olarak gönderilen peygamberlerdensin]”
Allah Teâlâ, hem peygamberliğin hem de risâlet davasının nasıl değer kazandığını ifade etmekte ve üç ana özellikle varoluş davamıza dikkat çekmektedir:
Birincisi; bu davanın esaslarının “indirilmiş” (vahiy kaynaklı) olma özelliğidir. Bu özellik ile beşer aklıyla uydurulmuş, kısır bir döngüden ibaret olan tüm ideolojiler dışarıda bırakılmıştır. Zira İslam davası, varlığını olduğu gibi dinamizmini de vahiyle ayakta tutmakta ve kıyamete kadar da bu dinamizm devam etmektedir. İşte bu hakikatten olsa gerek ki Allah Teâlâ, vahiy gerçeğine ﴾تَنْزِيلَ﴿ “indirmesi” ifadesiyle dikkat çekmektedir. Tef’îl babının bir gereği olarak, burada vahyin indirilmesini ifade etmek için kullanılan “tenzîl” kelimesi, içerisinde teksîr (çokluk/süreklilik) mânâsını barındırmaktadır. Zira Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’i ilk günkü orijinalliği ile koruyacak olmasının arka planında, kitabını eşsiz ve muazzam bir sistemle donatması bulunmaktadır. Bu yönüyle Kur’ân-ı Kerim, her zaman diliminde ve her asırda sanki yeniden ve çokça indiriliyormuş gibi daima taze kalacaktır.
İlk indiği zamanlarda lafzî ahengi ile dikkatleri celbedip insanları kendisine ve temsil ettiği davaya çeken bu yüce kitap; lafız, mânâ ve muhtevâ açısından kendisine açılan her fikrî savaştan çok daha orijinal ve beşer ötesi bir mucize olduğunu ispatlayarak çıkmıştır. Günümüzde tarihselcilik gibi akımlarla vahyin evrenselliği saf dışı edilmeye çalışılsa da; Kur’an-ı Kerim’in barındırdığı ilmî ve fıtrî hakikatlerin her geçen gün daha fazla gün yüzüne çıkması, onun ne denli muazzam bir sisteme sahip olduğunu bir kez daha akıllara kazımaktadır.
Diğer bir husus ise bu davayı indiren Allah Teâlâ’nın, sonsuz izzet ve kudret sahibi (el-Azîz) olmasıdır. Yaratma ve yönetme vasfına sahip olan tek varlık O’dur. Yeryüzünde hareket eden veya etmeyen hiçbir varlık yoktur ki, O’nun yönetimi ve izzeti olmaksızın varlığını sürdürebilsin. Bütün varlık âlemi, her daim Allah Teâlâ’nın yaratmasına, yönetmesine ve izzetiyle şereflendirmesine muhtaçtır. Bu yüzden olsa gerek ki Allah Teâlâ, indirdiği bu davayı ﴾تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ﴿ “Sonsuz izzet sahibi olanın indirmesi” şeklinde izzet sıfatına bağlayarak beyân etmiştir. Zira yeryüzünde bu ilahî davayı üstlenmekten daha izzetli, daha şerefli bir makam ve amel yoktur.
Bunun yanında insan, daima Allah Teâlâ’nın yönlendirmesine ve merhametine muhtaçtır. Her an ilahî bir nimet gönderilmeden insanın yaşaması nasıl söz konusu değilse; hayatın her anında İslam’ın esaslarını gözetmeden fıtrat üzere ayakta kalması da öyle mümkün değildir. Ezcümle insan, Allah’ın rahmetine her zamanda ve her zeminde muhtaçtır. Bundan dolayı olsa gerek ki Allah Teâlâ, indirdiği ve gönderdiği bu davayı ﴾تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ﴿“Sonsuz izzet ve rahmet sahibi olanın indirmesi” ifadesiyle rahmet sıfatına da bağlamıştır. Zira bu dava, insanlığa gönderilen ve indirilen en büyük rahmettir. İnsanın dünyasına dair bir bilgi edinemeden yaşaması dahi çok zorken; ahiretine dair ilmi almadan, o ilme götüren bir kitaba ve peygambere muhatap olmadan yaşaması hükmen ölmek demektir. İzzeti kuşandıktan sonra her an ilahî rahmete muhtaç olduğumuzu bilmemiz, hayatımıza sarsılmaz bir istikâmet getirecektir.
Dolayısıyla bu âyetle amel etmek istiyorsak: İslam’ı yaşamaktan ve savunmaktan başka bir yerde asla izzet aramamamız gerekmektedir. Ayrıca hayatımızın her zerresinde Allah Teâlâ’nın rahmetine muhtaç olduğumuzun farkına vararak Rabbimiz karşısında acziyetimizi ve haddimizi bilmemiz elzemdir.
