
Allah Teâlâ, önceki âyetlerde dava erlerinde bulunması gereken psikolojiye dikkat çektikten sonra fiiliyatta devam ettirilmesi gereken davranışa dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:
﴿وَمَا عَلَيْنَا إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ﴾
“Bize düşen de sadece apaçık tebliğdir.”
Dava eri; hakkın nasıl eşsiz bir mahiyette olduğunu bilip, hakkı itibara almayanların nasıl karanlık bir uçuruma sürüklendiğini görse de dünyadaki acı gerçekler karşısında her daim sağlam bir iradeye muhtaçtır. Tebliğ esnasındaki o ince çizgiyi tutturabildiği zaman, hem davasına hizmet etmekten zevk alacak hem de kendisini davasından döndürmek isteyenlere en ufak bir taviz vermeyecektir. Bu ince çizgi ise “tebliğ hakikati”dir.
Dava eri, tebliğ etmeyi kendisine yegâne gaye olarak görür. Ondan geri kalmayı kendisine zillet sayar. Her daim tebliğ etmenin ve kalpleri Allah’ın nuru ile nurlandırmanın peşinde bir hayat sürer. Ayrıca ona inanmayan, yok sayan, hatta engel olmak isteyenlere karşı da psikolojisini daima sağlam tutar. Bu dirayet bir dava erinde bulunduğunda, nice badireler atlatsa da her ne şartta olursa olsun tebliğ etmenin derdi ile hemhâl olacağı için, yaşadığı sıkıntıları birer sorun olarak görmeyecektir.
Buna verilecek en güzel örnek, yakın tarihimizde baskı dönemlerinde yargılanan rabbânî âlimlerimizin o asil duruşudur. Zira onlar, sırf inançlarından dolayı ömürlerinin geri kalanını zindanlarda geçirme ihtimallerine rağmen, o soğuk mahkeme salonlarında dahi ellerinden tespihlerini, dillerinden zikirlerini düşürmemiş; kendilerine söz hakkı verildiğinde ise karşılarındaki hâkimlere dahi hakkı tebliğ ederek asıl dirayetin ve dava erliğinin ne demek olduğunu bizlere yaşayarak göstermişlerdir.
Bu durumun sürekli ve sarsılmaz bir dirayetle oluşunu Allah Teâlâ, tebliğ hakikatini ﴿الْبَلَاغُ﴾ kelimesiyle getirerek aktarmaktadır. Zira bu kelimenin, tebliğ mânâsındaki diğer bir kelime olan ﴿التَّبْلِيغُ﴾ ifadesinden çok ince bir farkı vardır. ﴿الْبَلَاغُ﴾ kelimesi, tebliğin hem özel hem de genel mânâda eksiksiz ve tam kıvamında ulaştırılması gerekliliğini barındırmaktadır. Zira bu kelime, hem if‘âl babından gelen (الاِبْلاَغُ) hem de tef‘îl babından gelen ﴿التَّبْلِيغُ﴾ fiillerini kapsayan kuşatıcı bir isim-mastar konumundadır. İçerik olarak, hakikatin her türlü esasını eksiksiz getirme ve muhataba aktarma mânâsını taşır.
Bu iki bab arasındaki fark şöyledir: (الاِبْلاَغُ) kelimesinde, if‘âl babındaki hemzenin çokluk manasından dolayı malumatın muhataba her açıdan eksiksiz ulaştığından kesin emin olmak gibi bir durum söz konusu iken; (التَّبْلِيغُ) kelimesinde bu esasların sürekli olarak muhataba ulaştırma eylemi ön plandadır. Allah Teâlâ, Efendimiz’e (s.a.v.) ﴿بَلِّغْ﴾ “Tebliğ et” buyurarak, yapması gereken hakikati Tef’îl babından türeyen bir fiille emretmiştir. Arap dili âlimlerimize göre Allah Teâlâ, eğer İf’âl babından (اَبْلِغْ) şeklinde emirde bulunsaydı, Peygamberimiz (s.a.v.) o ânı değil, kıyamete kadar gelecek olan tüm insanlara bizzat ve eksiksiz ulaştırma sorumluluğunu (ki bu bir beşer için imkânsızdır) üstlenmiş olacaktı. İşte bu iki durumun da (hem o anki muhataplara aktarımın hem de mesajın kıyamete kadar sürmesinin) kusursuzca gerçekleşmesi için Allah Teâlâ, tebliğ hakikatini bu âyette o mucizevi ﴿الْبَلَاغُ﴾ kelimesiyle getirmiştir. Buna göre Allah Resûlü (s.a.v.) kendi zamanındakilere bizzat tebliğde bulunmuş olacak, O’nun omuzladığı bu ilahî iletiler ise ﴿الْبَلَاغُ﴾ vasfıyla kıyamete kadar gelecek olan insanlara eksiksiz ulaşacaktır. Bu âyetteki elçilerin sözlerinin de kıyamete kadar Kur’ân-ı Kerim’de okunacağı ve tebliği edileceği için Allah Teâlâ bu kelimeyi tercih etmiştir.
Bunun yanında Allah Teâlâ, tebliğ vazifesini “apaçık” ﴿الْمُبِينُ﴾ şeklinde niteleyerek, tebliğ eyleminde bulunması gereken açıklığa ve netliğe dikkat çekmiştir. Yani bu, üzeri asla örtülmemesi ve gizlenmemesi gereken bir hakikattir. Yapılan tebliğ, öncelikle kapalı, felsefi ve dolambaçlı lafızlardan arındırılmalıdır. Bunun yanında, yapılan tebliğe şüphe ve tedirginlik asla gölge düşürmemelidir. Hakikatler anlatılırken olduğu hâliyle, eğip bükmeden ve muhataba uygun bir üslupla anlatılmalıdır. Şüphenin ve ezikliğin olduğu bir anlatım şeklinde hakikat tam mânâsıyla tecelli etmeyecektir. Önce anlatanın sağlam bir inanca ve dirayete sahip olması gerekir ki; bu âyetteki elçilerde bu inanç ve sarsılmaz dirayet tam anlamıyla bulunmaktadır.
Ayrıca yapılan tebliğde kaba bir zorlama da olmamalıdır. Zira zorlama veya çirkin bir üslup, yapılan tebliğin nuruna gölge düşürebilmektedir. Hakkın tarafında olan kimse, sırf kaba üslubu yüzünden yanlış anlaşılabilir, hatta savunduğu hakikat batıl gibi algılanabilmektedir. Yaklaşım tarzımız açık, net ve şefkatli olmalı; bu âyetteki sağlam psikoloji ile önce kendi sinirlerimize ve nefsimize sahip çıkmalıyız. Ardından da tebliğ edilen topluma dair hidayet umudumuzu daima diri tutmalıyız.
Tebliğin apaçık ve mübîn olması için gerekli olan diğer bir hususiyet ise; tebliğ yapılırken dünyevi hiçbir beklenti içerisinde olmamak ve ihlastan zerre kadar ayrılmamaktır. İhlasımızın ne derece sağlam olduğunu ise, tebliğ yaptığımızda zihnimizde canlanan hayaller belirlemektedir. Eğer yapılan tebliğ sonucunda sadece İslam’ın ilerlemesini, bir kalbin daha Allah ile buluşmasını hayal edebiliyorsak ihlasımız yerinde demektir. Lakin makam, şöhret, itibar gibi dünyevi bir çıkarı hayal ediyorsak; hemen kalbimizi ve aklımızı bir kenara çekip kendimize çok sert bir hesap sormalı, niyetimizi acilen sağlamlaştırmalıyız. Burada şunu da izah etmek gerekir ki; şeytanla olan mücadelemiz sürekli olarak bu niyet kargaşından başlamaktadır. “Neden sadece İslam’ın gelişimini düşünemiyorum?” diye üzülmemize gerek yoktur. Zira bu mücadelenin farkına olan bir kimse zaten ihlaslı şekilde iş yapmaya çalışıyor demektir.
Bu âyetle amel etmek istiyorsak; İslam’a dair duruşumuz ve konuşmamız etkileyici, net ve kendinden emin olmalıdır. Bu sorumluluk aile fertlerimizden başlamakta ve halka halka tüm insanlığa dayanan bir mahiyete sahip olmalıdır. Unutmamalıyız ki; herkes kendi ilmi ve kapasitesi miktarınca bu apaçık hakikati tebliğ etmekle mükelleftir.
