İnancın Vücut Bulmuş Hali (16. Âyet)

Allah Teâlâ, kâfirlerin sindirmeye çalıştığı esnada bir dava erinin nasıl ayakta durduğunu bizatihi elçilerin ağzından bize aktarmış ve şöyle buyurmuştur:

﴿قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ﴾

“Elçiler dediler ki: ‘Rabbimiz biliyor ki, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.’”

İslam davasının sarsılmaz bir eri olmanın en büyük adımı, bu davanın bizzat Allah Teâlâ’nın davası olduğuna ve her şeyin sadece O’nun tasarrufunda bulunduğuna yakînen iman etmektir. Bu âyet, vahye çağrı yapmak için gönderilen elçilerin nasıl sadece “Allah için” çalıştıklarını ve kınayıcıların kınamasına nasıl aldırış etmediklerini izhar etmektedir. Bir dava erinin inancını ve ihlasını ölçmenin en büyük mikyası (ölçüsü); onu yoldan alıkoymaya çalışanların sözlerine karşı “Rabbim biliyor ya; o bana yeter” diyebilmesidir. İşte bu kutlu elçiler de tam olarak bunu dediler.

Nitekim bu tevekkül, günlük insani ilişkilerde de var olması gereken büyük bir hassasiyettir. Zira birisine iyilikte bulunduğunuzda ve etraftakiler o kimsenin iyiliğe layık biri olmadığını söylediğinde; insanın öncelikle kendi nefsine, sonra da karşısındakine “Olabilir, ama benim niyetimi ve iyiliğimi Allah bilsin, o bana yeter” demesi gerekir. Yapılan işin sadece Allah Teâlâ tarafından bilinmesinin, o fiili yapmak için yeterli ve yegâne sebep olduğuna inanmak ihlasın ta kendisidir. Allah davasının peşinde olan bir mümin, şahsi ve küçük hesaplara takılmaz. Zira bilir ki; gündeminde sadece kendisini Allah’a götüren o müstakîm yol olmalıdır.

Bu ana kadar İslam davasının yükünü sırtlanan elçilerin akıllarında tek bir hakikat vardı: O da bu yoldan gitmeye Allah’ın değil, aciz kullar olarak bizim ihtiyacımızın olduğudur. Dolayısıyla hem bu ilahî dava için atılan en ufak bir adımı hem de insani ilişkilerde yapılan en küçük bir iyiliği, karşıdakinin verdiği tepkiye veya nankörlüğe göre değil; sadece Allah Teâlâ’nın rızasına ve yapanın samimiyetine göre kıymetlendirmek esastır.

Bu davada asıl olan, ilk etapta insanın hakikati kendinden bir şey katmadan, en saf ve mutedil hâliyle insanlara nakletmesidir. Lakin engelleme, yaptırım, inkâr veya alay etme gibi bir duruma maruz kalınırsa; o zaman bu davanın sağlamlığını, itiraz seslerini kesecek bir vurguyla ve gür bir sedayla açıklamak elzemdir. Çünkü uçuruma doğru giden ama henüz tam yaklaşmamış bir kimseye, önce paniklememesi için normal bir ses tonuyla uçuruma doğru gittiğini söyleyerek kısadan engel olmak gerekir. Fakat o kişi bu uyarıyı dikkate almadığında ise, artık çok daha sağlam bir ses tonu ve sarsıcı bir ciddiyetle o tehlikeye dikkat çekmek icap eder.

Bundan dolayı olsa gerek ki; Allah Teâlâ, önceki 14. âyette gönderildiklerine dair ilk söyledikleri sözlerde ﴿مُرْسَلُونَ﴾ “gönderilmiş elçileriz” ifadesinde tekit (pekiştirme) ifade eden lâm (لَ) harfini getirmemiş iken; isyan, alay ve itibarsızlaştırma hareketi sonrasındaki bu âyette ﴿لَمُرْسَلُونَ﴾ “gerçekten gönderilmiş elçileriz” şeklinde kuvvetli bir vurgu ifade eden o lâm (لَ) harfini bilhassa getirmiştir.

Bu âyetle amel etmek istiyorsak, Hak yolda gerek şahsi gerekse toplumsal düzeyde İslam’a ne kadar engel olunursa olunsun, kâfirler ne kadar alay ederse etsin ve ne kadar karşımızda durulursa durulsun; Müslüman olarak imanımızdan ve kendimizden emin bir şekilde, kınayıcılara aldırmadan yapmamız gerekeni ihlasla yapmalıyız. Çünkü bu davanın bizim savunmamıza, bu yolun bizim yürümemize ihtiyacı yok; bilakis bizim kurtulmak için bu davaya ve bu yola ihtiyacımız vardır

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top