Dava Erlerinden Derin Cevaplar (19. Âyet)

Dava erleri, hangi tepkiyle karşılaşırsa karşılaşın her türlü açıdan batıla cevap vermenin hazırlığı içerisindedir. Buna dikkat çeken Allah Teâlâ, elçilerin akıl dolu ve dirayetli cevaplarını bize şu şekilde aktarmaktadır:

﴿قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ﴾

“Elçiler şöyle cevap verdiler: Sizin uğursuzluğunuz kendi beraberinizdedir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Bilakis siz, israf etmiş (haddi aşmış) bir kavimsiniz.”

Elçiler, bu âyette öyle ifadeler kullanıyorlar ki; bu kelimelerin temsil ettiği hakikatler, her asırda insanların içini aydınlatacak bir fener niteliğindedir. Öncelikle inkârcılara, uğursuzluk diye gördükleri durumların asıl sebebini açıklayarak ﴿طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ﴾ “Sizin uğursuzluğunuz beraberinizdedir” demişlerdir. Yani yaşanan bu felaketler, tamamen sizin kendi amellerinizle alakalı bir durumdur. Kimse başına gelen olaylardan haksız yere başkasını sorumlu tutamaz. İnsanın veya toplumun başına ne geliyorsa; yapılan yanlışların faturası ödeniyor demektir. İnsanın yaşadığı musibetler, kendisinde bulunan kötü gidişatın bir eseridir ve isterse bu durumu düzeltebilir. Bu yüzden olsa gerek ki Allah Teâlâ, uğursuzluğa sebep olan durumun bizzat yanlarında olduğunu söyleyerek, isterlerse ondan uzaklaşabileceklerini beyan etme adına ﴿مَعَكُمْ﴾ “beraberinizdedir” buyurmuştur.

İşte bu âyetteki şehir halkının yaşadıkları gibi; her toplumun uğursuzluk diye adlandırdığı musibetler, aslında o toplumdaki birtakım ahlaki ve hukuki eksiklikler sebebiyle meydana gelmektedir. Onların küfre dalmaları, dünyada istedikleri gibi zulmetmelerine bir yol açmıştı. O zulüm, eninde sonunda kendi ayaklarına dolanıp musibet olarak dönünce, suçu hemen İslam’ı hatırlatanlara attılar ve onları sorumlu tuttular. Hâlbuki elçiler, bunun da net bir cevabını vererek ﴿أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ﴾ “Size hatırlatıldı diye mi (uğursuzluğa uğradınız)” demişlerdir. Yani bedenlerde var olan ilahî fıtrat ve uygulanması gereken hakikatler size hatırlatıldı diye mi musibetler gelip sizi vurdu?!

İşte bu ifade; günümüzde maddi tedbirler ile manevi şuurumuzu birbirine zıt kutuplarmış gibi gösterip “tekbir değil tedbir” diyerek inancımızın değerlerine dil uzatanlara ve bir musibet anında sükûnetle çare üretip kenetlenmek yerine, sadece devleti ve kurumları yıpratmaya odaklanan provokatif tavırlara verilmiş tokat gibi bir şaşkınlık sorusudur.

Bu durumla alakalı olarak, son zamanlarda Anadolu coğrafyasının yaşadığı o ender görülen asrın deprem felaketine ve benzeri yıkımlara karşı takınmamız gereken tavrı çok netleştirmemiz gerekmektedir. Zira bu depremde tarifsiz büyüklükte bir yıkım yaşadık. Bazıları lüzumsuz bahanelerin ardına sığınıp kurumları suçladı, bazıları meseleyi tamamen inanç değerlerimize saldırı aracına dönüştürdü. Lakin depremle o yeri sallayanın veya bu kadar büyük bir yıkıma izin verenin, arka planda bize ne söylemek istediğini pek sormadık. Aslında toplum olarak ahlaklı nesil yetiştirememenin, evlatlarımıza kul hakkı ve insafın gerekliliğini aşılayamamanın ve “itkan” (işini en sağlam, en mükemmel şekilde yapma) ahlakını verememenin çok ağır faturasını ödedik.

Hâlbuki başkalarını suçlamamıza gerek yoktu; ne yaptıysak biz kendi ellerimizle kendimize yaptık. Devlet, milleti ayakta tutar; millet ise devleti var eder, biri diğerinden ayrı düşünülemez. O yıkılan çürük binaları yaptıran müteahhit, çizen mimar, harcını karan usta, demirini bağlayan işçi ve denetimden mesul olan görevli… Bunların hepsi bu milletin içinden çıkan evlatlardı. Dolayısıyla o kadar şehrin yok olmasının arka planındaki asıl sebep, fay hatlarından ziyade bizim o evlatları ahlaken ve vicdanen sağlam yetiştiremeyişimizdir. Neslimizi ahlaken inşa etme konusundaki başarısızlığımız, o depremde yıkılan binaların enkazı gibi yüzümüze çarpmıştır.

Bu acı durumun yegâne sebebini beyan ederek, kendimizi düzeltmek için bir yerden başlamak adına olsa gerek ki elçiler, ﴿بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ﴾ “Bilakis, siz israf etmiş bir kavimsiniz” diyerek toplumdaki “israf” hastalığına dikkat çekmiştir. Zira israf sadece çöpe atılan malda veya yemekte aranmamalıdır; insanda, nesilde, vakitte, değerde ve hatta düşüncede dahi israf edilmektedir:

1-     Düşüncedeki israf: Dinimize ve dünyamıza fayda vermeyen boş hayaller ve vesveselerle zihni yormaktır.

2-     Değerdeki israf: Hak etmeyen şeye veya kimseye, haddinden fazla değer ve makam atfetmektir.

3-     Vakitteki israf: Verilen ömür sermayesini yararlı bir iş yapmadan, malayani ile tüketmektir.

4-     Nesildeki israf: Gencecik pırıl pırıl bir nesli İslam’ın o diriltici ruhuyla tanıştırmamaktır.

5-     İnsandaki israf: Hak edene hakkını, liyakatli ve ehil olana görevi vermemektir.

6-     Maldaki israf: Zerre miktar da olsa bir kuruşun haksız, gayrimeşru ve gereksiz yerlerde harcanmasıdır.

Bir toplumda bu israf çöplüğü birikmişse, ilahî bir belanın veya musibetin gelmesine sadece tek bir sebep yeterlidir. Ezcümle, kimseye çamur atmaya ve uğursuzluk aramaya gerek yok. Kendimize dönüp, “Biz toplumdaki bu israfı ve çürümüşlüğü defetmek için kendi adımıza ne yaptık?” diye sormamız elzemdir.

Bu âyetle amel etmek istiyorsak; hem devlet hem de birey olarak hayatın her alanında itkânı (işini kusursuz ve sağlam yapmayı) esas almamız gerekmektedir. Zira her işimizde sağlamlık, dürüstlük ve ahlak hâkim olunca; hem can hem de mal güvende olacak ve topluma gerçek refah yayılacak demektir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top