Hidâyet İçin Koşanlar (20. Âyet)

Artık toplum, bu haldeyken hakka ve hakikate yönlendiren kimselerin varlığı her toplumda ve asırda elzem olmuştur. Bu hakikatten olsa gerek ki bu hakikati üstlenen birini Allah Teâlâ, âyette bahse medar kılmış ve şöyle buyurmuştur:

﴿وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ﴾

“Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: Ey kavmim! Bu elçilere uyun.”

Tefsir kaynaklarımızda burada geçen yiğit kişinin genelde Habib-i Neccâr olduğu rivayet edilir. Kıssanın başında anlatıldığı gibi; Hz. İsa tarafından gönderilen iki elçi (Sâdık ve Sadûk) beldeye giderken yaşlı bir adamın koyun otlattığını görür ve ona vahyedilen hak dini anlatırlar. Ardından o yaşlı adam, anlattıklarını ispatlayacak bir mucizeleri olup olmadığını sorar. Hastaları Allah’ın izniyle iyileştirdiklerini söyleyince, kendisinin de yıllarca yatalak olan bir oğlu olduğunu ve iyileştirmelerini ister. Elçiler de dua edip çocuğu iyileştirince, Habib-i Neccâr isimli bu yaşlı adam tereddütsüz iman eder.

Sonradan o iki elçi şehre gidip halkı imana davet edince, birçok insan onlar vasıtasıyla iman eder. Ancak şehrin zalim meliki tarafından birtakım zulümler görüp hapse atılırlar. Üçüncü bir elçi olarak gönderilen Şem’ûn ile yine hakka davet ederler ve birçok insanla tevhid noktasında konuşurlar. Bu hapis ve zulüm haberi, şehrin epey dışındaki bir mağarada ibadetle meşgul olan Habib’e ulaşınca; o ihtiyar adam yaşına aldırmadan koşarak şehre gelir ve halkını o elçilere tabi olmaya çağırır.

Allah Teâlâ hakikatleri insanlara öyle muazzam bir üslupla aktarır ki; o hakikat erinin taşıdığı sıfatlar kıyamete kadar tüm asırlarda anılagelir, benimsenir ve dava adamlarında aranan bir mihenk taşı hâlini alır. Burada da Allah Teâlâ, halkın içinden çıkan bu samimi adamın iki kilit özelliğinden bahseder. Bunlardan birincisi davası için koşması; diğeri ise şehrin uzak bir yerinden gelmesidir.

Bu açıdan bakıldığında; yaşlı birinin koşması ve şehrin en uzak tarafından gelmiş olması, günümüzdeki rabbânî âlimlerde ve samimi davetçilerde genelde vuku bulan bazı hususiyetleri andırmaktadır. Bunlardan birisi, dertlenip koşmaktır. Nitekim o yaşlı adamın nefes nefese çabalayarak koşmasının tek sebebi, halkını hakka davet etme heyecanıdır. Her asırda da gerçek âlimler ve davetçiler, insanları sapkınlıktan kurtarmak için çaba sarf eder ve yorulmak bilmeden koştururlar. Dolayısıyla âyette, belki resmi bir makamı veya ilmi olmayan sıradan bir adamın hakka davet için gösterdiği bu amansız koşuşturmaya Allah Teâlâ öyle bir değer atfetmiştir ki; bu ihlaslı koşu kıyamete kadar okunacak âyetlere konu olmuş, ilahî vahyin merkezine yerleşmiştir.

Âyette söz konusu edilen kişinin diğer bir vasfı ise “şehrin uzağından” ﴿مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ﴾ gelmiş oluşudur. Zira gerçek âlimlerin ve dava erlerinin toplumu İslam’a davet ettiklerinde kalabalıklar tarafından garipsenmeleri de bu sebepledir. Düşünce, dert ve yaşam tarzı cihetiyle dava erleri, kalabalıkların daldığı o sıradan ve dünyevi yaşama dâhil değillerdir. Onlar, daima kalabalıkların fevkinde bir ufka ve düşünce yapısına sahip iken; menfaatçi ve malayani bir yaşam şeklinin çok uzağındadırlar. İşte bu âyetteki abide şahsiyette olduğu gibi; gerçek âlimler ve davetçiler de dünyevileşmiş şehir hayatının ve sıradan gündemlerin daima “uzağında” yer alırlar.

İşte bu kıssadaki o iki kişi Kur’ân-ı Kerim’i ve Efendimiz’i (s.a.v.) (vefatından itibaren ise Sünnet-i Seniyye’yi); üçüncü kişi ise Sahabe-i Kiram’ı, onların sarsılmaz hassasiyetlerini ve yaşam tarzlarını temsil etmektedir. Zira bu üç “umde” (dayanak), sanki ölümsüz bir insan gibi ilk günkü canlılığıyla yaşamakta ve güncelliğiyle varlığını devam ettirmektedir. Şehrin uzağından koşarak gelen o yiğit adam ise; işte bu zamanın savrulan halkını hakka çağırmak için canla başla çalışan ve normalin ötesinde bir fikre, dirayete sahip olan günümüzün samimi âlimleri ve davetçileridir.

Uzaklardan gelen bu dertli adamın nefes nefese söylediği ilk söz ise şuydu: ﴿يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ﴾ “Ey kavmim! Bu elçilere uyun”. Ey halkım! Sizi hiçbir maddi menfaat beklemeden hakka götürmeye davet eden bu elçilere tabi olun ve kurtulun. Zira onlar, sizi düştüğünüz bu çukurdan çıkarmak için buradalar. Onlara uyarsanız kurtulur, uymazsanız helak olursunuz!

Dolayısıyla bu âyetle amel etmek istiyorsak; bu kısa cümle, o kişinin taşıdığı hassasiyetin, çabasının ve koşuşturmasının asıl sebebini açıklamaktadır. O hâlde biz de bu âyetle amel etmek istiyorsak; bu âyetteki Habib-i Neccâr gibi derhâl harekete geçmeli; evimizi, ailemizi, akrabamızı, dostlarımızı ve tüm toplumu Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ve O’nun kutlu davasına tabi olmaları noktasında samimiyetle uyarmalıyız. Bunu yaparken “halk içinde Hak ile beraber olma” şuurunu kuşanmalıyız. İman kurtarmak için atılan en ufak bir adımı dahi küçük görmemeliyiz. Zira Allah Teâlâ katında ihlasla yapılan hiçbir amel az değildir.

https://youtu.be/6LIqzulimFo

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top