
Her şeyi sistemli ve muazzam yaratan Allah Teâlâ, risâleti de en muazzam şekilde biz insanlara göndermiştir. Lakin insanların çoğunun ve bu kıssadaki kimselerin cevabı şu şekildeydi:
﴿قَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا أَنْزَلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا تَكْذِبُونَ﴾
“Onlar da: ‘Siz bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz, hem Rahman olan Allah, hiçbir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz’ dediler”
Buradaki küstahça cevapta, daha önce de geçen ve kalplerin mühürlenmesini gerektiren üç hastalıklı durum vardır:
﴿مَا أَنْتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا﴾ “Siz bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz” sözüyle, elçilerin getirdiği ilahî hakikatin normal bir ideoloji veya beşerî bir teori olduğunu ispatlamaya çalışırlar. Bu, İslam davası için her devirde söylenen bir sözdür. Bu sözün arka planına baktığımızda ise aslında bugün de İslam’a aynı hastalıklı gözle bakıldığını görebiliriz. Onlar, risâletle görevlendirilenlerin kendilerinden bir farkının bulunmadığını ifade ederler. Günümüzde de İslam; kapitalizm veya sosyalizm gibi sıradan bir akım ya da sosyolojik bir furya gibi gösterilmeye çalışılmaktadır.
Yakın tarihimize baktığımızda da uzun bir süre İslam; topluma yön veren başlı başına bir sistem olarak değil, sadece insanın iç dünyasına hapsedilmiş, cami duvarlarına ve vicdanlara sıkıştırılmış soyut bir ahlak öğretisi gibi görülmekteydi. Lakin son yarım asırda, şuurlu dava adamlarının ve kanaat önderlerinin bedel ödeyerek ortaya koydukları gayretlerle; İslam’ın hayatın her alanına, ticaretten hukuka kadar nizam verecek yegâne “adalet sistemi” olduğu hakikati sadece ilmî tabaka tarafından değil, halk tarafından da gür bir sesle anılmaya başlanmıştır. Bu uyanış süreci, elbette Allah nurunu tamamlayıncaya kadar devam edecektir. Sonuç olarak inkârcılar, âyetteki bu sözleriyle ilahî nizamı kendi ürettikleri ideolojiler gibi sıradan görme gafletine düşmüşlerdir.
Bununla beraber söyledikleri diğer bir söz ise şudur: ﴿وَمَا أَنْزَلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ﴾ “Rahman olan Allah, hiçbir şey indirmedi”. Bu, zamanımızda da en fazla düşülen hatadır. Bu zihniyetteki kimseler, Allah Teâlâ’nın varlığına ve rahmet sahibi oluşuna inanıyor ama O’nun kitaba, sokağa, hayata müdahil olması (vahiy indirmesi) gibi bir durumu asla kabullenemiyor. Şeytan, insanı öncelikle Allah’ın “rahmeti” kavramı üzerinden kandırır. O’nun sonsuz merhamet sahibi oluşunu, günahları fütursuzca işlemenin bir kılıfı hâline getirir. Günümüzde de “Allah affeder”, “Kalbim temiz” veya “Biraz yanar çıkarız; imanlı gitsek yeter” gibi laubali sözlerle Allah’ın rahmetiyle adeta oyun oynanmaktadır. Hâlbuki önceki bölümde değindiğimiz gibi, şuurlu bir mümin Rahman’ın rahmetini kaybetme korkusu (haşyet) içerisinde olmalıydı. Bu şuursuz söylemin bir sebebi İslam’ın diğer bozulmuş dinler gibi sadece soyut bir kavramlar bütünü zannedilmesi iken; diğer sebebi ise ahiret hayatının dehşetinden gafil olunup sadece uydurma kuruntularla kurtuluşun mümkün olacağını zannetmektir.
Bu inkâr faslında söylenen son söz ise ﴿إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا تَكْذِبُونَ﴾ “Siz sadece yalan söylüyorsunuz” iftirasıdır. Eğer İslam hafife alınıp hayata nizam veren mutlak bir yapı olarak görülmezse ve ilahî hükümlerin bir kısmı insanların nefislerine ağır gelirse; hakikati söyleyenler artık itibara alınmaz ve yalanlanırlar. Zira hakiki İslam onların dünyevi çıkarlarına ters düştüğünden dolayı, elbette o sistemi kökten yalanlama mecburiyetinde kalacaklardır. Çünkü hakkı kabullenmeyi, kendilerince kibrin yıkılması ve tükürdüğünü yalamak olarak göreceklerdir. Bu psikoloji günümüzde de aynen mevcuttur. İslam’ın hayatın her faaliyetine nizam getirdiğini duymak işlerine gelmediği için, Kurân-ı Kerim’in ve Sünnet’in net bir hakikati söylendiğinde “Benim inandığım Allah veya peygamber böyle bir şey söylüyor olamaz” derler. Hâlbuki onların “Allah” veya “Peygamber” diye uydurup inandıkları o sahte tasavvur, aslında bizzat kendi nefislerinden ve hevalarından ibarettir.
Bu âyetin günümüze tuttuğu ışıkla baktığımızda, inkârcı zihniyetin diğer bir sinsi özelliği; inanmadıkları, boyun eğmedikleri ve yaşamadıkları bir din adına pervasızca ahkâm kesmeleridir. Zira modern çağın nankörleri, İslam’ı doğrudan karşılarına alıp toptan inkâr etmeye güçleri yetmediği veya toplumdan çekindikleri için; dini ‘yumuşatma’, ‘çağa uydurma’ veya ‘tarihselleştirme’ maskesi altında sinsi bir yozlaştırma ameliyesine (operasyonuna) girişmişlerdir. Yaşamadıkları İslam’ı, kendi heva ve heveslerine göre dizayn etmeye kalkışmak, peygamberleri sıradanlaştıran o kadim kibrin günümüzdeki tezahürüdür.
Bu âyetle amel etmek istiyorsak, İslam’ı her zaman hayatın her zerresine nizam veren kusursuz bir sistem olarak anlamayı, kendi hayatımızda bizzat yaşamayı ve kınayıcıların kınamasına aldırmadan insanlara üslub-u hakîm ile anlatmayı en büyük gaye edinmemiz gerekmektedir.
