Çağları Aşan Destek (14. Âyet)

Çağları Aşan Destek (14. Âyet)

Bu girişten sonra Allah Teâlâ, ufuk açıcı o kıssayı anlatmaya başlıyor ve şöyle buyuruyor:

﴿إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ﴾

“Hani biz onlara iki kişi göndermiştik, fakat onlar ikisini de yalanlamışlardı. Biz de (onları) üçüncü ile destekledik. Onlara: ‘Şüphesiz ki biz size gönderilmiş elçileriz’ dediler.”

Allah Teâlâ, darb-ı meselin ikinci benzeme yönüne dikkat çekerek bu âyete de ﴿إِذْ﴾ “Hani” edatı ile başlamıştır. Bir şehrin, sıradan bir belde olmaktan çıkıp medeniyete dönüşmesindeki ilk adım, Allah Teâlâ’nın oraya lütufta bulunarak dinini anlatacak kimseleri göndermesidir. Burada gönderilenler iki kişi olup, yalanlandıkları vakit hakikatin gür sesin kısılmaması için üçüncüsü ile desteklendikleri ifade edilmektedir. Yani bu âyette Allah Teâlâ’nın, çürümüş bir toplumu ihya etmek için nasıl sağlam ve sarsılmaz bir ilahî sistem kurduğunun fotoğrafı bulunmaktadır. Zira bu kutlu çağrı; Efendimiz (s.a.v.) hayattayken O’nun bizzat peygamberliği ve Kur’ân-ı Kerim ile icra edilmişken, vefatından itibaren ise Efendimiz’in (s.a.v.) davasını omuzlayan Sünnet-i Seniyyesi ve hakikat erleriyle devam etmektedir.

Bu âyette öncelikle iki kişinin gönderilmesi, ardında sonsuz bir hikmeti barındıran bir durumdur. Zira Allah Teâlâ genelde tek peygamber yollarken; bu şehre, mazeret üretip inkâr edemesinler diye iki peygamber/elçi yollamıştır. Oysa o inatçı kavim, iki kişiyi bile hemen yalanlamış ve yok saymıştır. Efendimiz (s.a.v.) de bu zorlu davada hiçbir zaman yalnız bırakılmamış, Kur’an-ı Kerim ile desteklenerek gönderilmiştir. Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’in (s.a.v.) yoldaşı ve en büyük sırdaşı olmuştur. Zora düştüğünde de Allah Teâlâ, bu âyetteki peygamberleri üçüncü kimseyle desteklediği ve kuvvetlendirdiği gibi, Efendimiz’i (s.a.v.) de çeşitli şekillerde desteklemiştir. Mekke dönemindeki hüzün yılında İsra ve Miraç ile teselli edip desteklerken; Medine döneminde ise canını O’na siper eden ashab-ı kirâm ile desteklemiştir.

Vefatından sonraki süreçte ise bu dava Sünnet-i Seniyye ile dimdik ayakta durmuş ve İslam, bu âyetteki sarsılmaz elçiler gibi izzetini daima Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den almıştır. Dolayısıyla sayılan bu ilahî yardımlar ve hususlar, âyetteki “üçüncü kimse” (destek) konumundadır. Bunların yanında Efendimiz’in (s.a.v.) davasını omuzlayan dördüncü muazzam destek ise O’nun sadık sahabesidir. Bizi; Efendimiz’e (s.a.v.) ümmet olmayı, Kur’ân-ı Kerim’ine muhatap olmayı, Sünnet-i Seniyyesine ittiba etmeyi ve Sahabe-i Kiram’a muhabbet beslemeyi nasip eden Allah Teâlâ’ya ne kadar hamdetsek azdır.

Bu âyetteki üç kişinin, yani Ümmet-i Muhammed’e ait sayılan bu değerlerin söylediği tek bir hakikat vardı: ﴿إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ﴾ “Şüphesiz ki biz size gönderilmiş elçileriz”. Allah Teâlâ, onların dedikleri sözlere dikkat çekmekte ve özel olarak tebliğ ettikleri bu söze atıfta bulunmaktadır. Zira amelin ve davanın ilk adımı söylemektır. Söylemek; uyuyan vicdanlara komut vermek ve ilahî çağrıyı harekete geçirmektir. Bu yüzden olsa gerek ki Allah Teâlâ, Kurân-ı Kerim’de üç yüzden fazla âyette ﴿قُلْ﴾ “De ki!” diye emir buyurmaktadır.

Söylemek öyle büyük bir hakikat, öyle onurlu bir cihaddır ki; bunun ne derece ağır bir bedeli olduğunu, âlimlerimizin tarih boyunca zalim hükümdarlardan çektikleri zulümlere rağmen doğru sözü söylemeyi asla bırakmamalarından anlamaktayız. Hakkın hatırını âli tutan âlimlerimiz, tarih boyunca istibdat dönemlerinde, zindanlarda ve sürgünlerde hakkı olduğu gibi söylemenin faturasını defalarca ödedi. Onlarca zulme maruz kaldılar ama olanı olduğu gibi ve olması gerektiği gibi söylemekten bir adım bile geri durmadılar. İşte bu âyette de o üç yiğit kişi, tüm yalanlamalara rağmen geri adım atmamış ve ﴿إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ﴾ “Şüphesiz ki biz size gönderilmiş elçileriz” diyerek hakikatten kaçışın olmayacağını tüm şehrin yüzüne haykırmışlardır.

Bu âyetle amel etmek istiyorsak, hayattaki en büyük şiarımızın; hakkı, olanı olduğu şekliyle ve olması gerektiği gibi korkusuzca söylemek olması gerekir. Bu, şahsi ahlakımızda ve ilişkilerimizde olduğu gibi; kınayıcının kınamasından korkmadan yürüteceğimiz kutlu İslam davası için de vazgeçilmez bir esastır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top