Yüreklere Dokunan Söz: Cennette Bile Dinmeyen Merhamet (Yâsin Sûresi 26-27)


Düşünün… Bir davanın peşindesiniz. İnsanları iyiliğe, hakikate çağırıyorsunuz. Karşılığında ise size nefretle, öfkeyle bakıyorlar ve en sonunda canınıza kastediyorlar. Dünya sahnesi sizin için en acı, en kanlı şekilde kapanıyor. Peki, tam o anda, ruhunuz bedenden ayrılıp cennet kapıları önünüze açıldığında ne hissedersiniz? Size zulmedenlere karşı içinizde bir öfke, bir intikam arzusu uyanır mı? Yoksa bambaşka bir ufka mı kanat çırpar sınız?

İşte Yâsin Sûresi’nin 26 ve 27. ayetleri, bizi dünyadaki o kavga ve kargaşa sahnesinden bir anda çekip alıyor ve ahiretin o muazzam boyutuna taşıyor. Karşımızda, şehit edildiği an kendisine “Cennete gir!” denilen yiğit bir dava eri var.

Kur’an-ı Kerim, bu kutlu şahsın nasıl öldürüldüğünün, uğradığı işkencelerin kanlı detaylarına hiç değinmez. Çünkü Allah katında asıl olan, davanın erlerinin gördüğü dünyevi zararlar değil; takındıkları asil tavır ve kuşanıp kıyamete taşıdıkları nebevi üsluptur.

Ayet-i kerimede o yüce zatın cennete girerken kurduğu şu cümle, insanlık tarihinin en büyük şefkat vesikalarından biridir:

“İçinden gelen bir sesle kendisine: ‘Cennete gir!’ denildi. O da, ‘Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi’ dedi.”

Bu muazzam cümlede durup tefekkür etmemiz gereken çok ince sırlar var:

 Sonsuz Bir Merhamet: Bu dava eri, kendisine reva görülen onca zulme rağmen cennete girerken her şeyi unutuyor. Onlara beddua etmek ya da kendi saadetine gömülmek yerine; “Keşke kavmim bu ikramı görseydi de hidayete erseydi” diyor. Kendisini katledenlerin bile uyanışını arzulayan sarsılmaz bir şefkat…

 İlahi Bir Hürmet: Ayette geçen “Denildi” ifadesi sıradan bir kullanım değildir. Arapçada bu tür edilgen ifadeler, bazen faili gizlemek için değil, muhatabın şanını ve değerini yüceltmek için kullanılır. Adeta tüm melekler ve gök ehli önünde, o kutlu şahsiyet kürsüye vakarla davet edilmiştir.

 Kulluk Şuuru: Cennet gibi bir makama ulaşmışken bile “Rabbimin beni bağışladığını…” diyerek kurtuluşu kendi amelinde, kendi maharetinde görmüyor. Başarıyı da kurtuluşu da tamamen Allah’ın lütfuna bağlıyor.

Bu iki ayet bugünkü hayatımıza ne söylüyor biliyor musun? Eğer hakkı ve hakikati anlatıyorsak, kimseden bir alkış, takdir ya da dünyevi bir zafer beklemeyeceğiz. Yolun sonunda psikolojik yorgunluklar, yalnızlıklar veya haksızlıklar olabilir; ama unutmayalım ki, dünyadaki o kaba saba insanların anlamadığı o adanmışlığı, Allah Teâlâ ahirette emsalsiz ikramlarıyla ödüllendirecektir. Asıl gaye, o yiğit adam gibi “ikram edilenler” zümresine dâhil olabilmektir.

Aziz dostlar, bu kutlu dava erinin gösterdiği fedakârlığın, ayetteki edebi ve fıkhi inceliklerin ve Yâsin Sûresi’nin yüreklere dokunan daha nice sırrının çok daha derinlemesine analizini; yakında çıkacak olan “Hidayet Pusulası: Yâsin Sûresi” isimli kitabımızda bulabilirsiniz. Kitap çıktıktan sonra ise bu çalışmanın tam haline yine çıkan kitabımızdan ulaşabilirsiniz

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top