
Halkını hakka davet eden o dertli şahıs; bu derece ince bir düşünce, sarsılmaz bir dirayet, ileri bir fedakârlık ve şefkatli bir anlatımdan sonra hâlâ inanmayanların silkeleneceği bir tarzda nihai hakikati ilan ederek şöyle haykırmıştır:
﴿إِنِّي آَمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ﴾
“Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım. Artık beni duyun (bana kulak verin)!”
Benim iman ettiğim ilah sadece benim değil; sizi de yaratan ve yöneten Allah Teâlâ’dır. Bu hakikatten kaçamazsınız. Artık duymazlıktan gelip, sizi hakka çağıran elçileri ötelemeyin!
Hakikatin Gönüllere Nakşediliş Davası: Tebliğ
O hâlde hakikat tuğlaları ile bir medeniyet kurmak isteyen bir dava erinde bulunması gereken öncelikli vasıflar; Sırat köprüsünde yürürcesine kuşanılan bir dikkat, tevekkülün en üst mertebesi olan sarsılmaz bir teslimiyet ve “havf ile reca” (korku ve ümit) arasında dengelenmiş bir şuurdur.
Örneğin Hz. Musa (a.s.), gelmiş geçmiş en azılı kâfire (Firavun’a) karşı tebliğ vazifesiyle görevlendirilince; Allah Teâlâ ona hitaben ﴿اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۚ. فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى﴾ “Firavun’a gidin, çünkü o gerçekten azdı. Varın da ona yumuşak söz söyleyin; olur ki, öğüt dinler yahut korkar”[2] buyurdu. Şirkin ve zulmün sembolü olan bir adama dahi hitap ederken, söze yumuşak (kavl-i leyyin) ile başlamayı emretti. Tıpkı Efendimiz’in (s.a.v.) Taif’te müşriklerin zulmüne karşı taşlanırken bile beddua etmeyip sabrı kuşanması gibi, Hz. Musa (a.s.) da o sabrı kuşanarak yumuşak sözle işe başladı. Ama İslam’ın izzetine ve tevhidin şerefine kastedildiği zaman, o hikmet dolu yumuşak lisan ﴿رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ “Bizim Rabbimiz yerleri ve gökleri yaratan Allah Teâlâ’dır”[3] diye kükremesini de çok iyi bildi. Çünkü tebliğde lisanın yumuşak (şefkatli) olması, hakikatin sağlam ve tavizsiz olmasına asla engel değildir.
Nitekim Allah Teâlâ, ﴿اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ يَعْلَمُ اللّٰهُ مَا ف۪ي قُلُوبِهِمْ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُلْ لَهُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَوْلًا بَل۪يغًا﴾ “Onlar, Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir; onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve onların içlerine tesir edecek beliğ (güzel ve etkili) söz söyle!”[4] âyet-i kerimesi ile, tebliğdeki tevazu ve vakarın arasındaki o muazzam uyuma dikkat çekmektedir. Mümin, tebliğ söz konusu olunca öyle bir “kavl-i beliğ” söyleyecek ki; o söz hem İslam’ın izzetini hem de Allah’ın rahmetini içerisinde barındıracak ve doğrudan gönüllere etki edecektir.
Bütün bu özellikleri içerisinde barındıran söz, “maruf” bir sözdür. Söylenmesi gereken yerde, söylenmesi gereken ahlaki bir üslupla sarf edilen sözün vasfı maruf olmasıdır. Topluma söylenen maruf bir söz, yüreklerde İslam medeniyetinin ve nizamının kurulmasına vesile olacaktır. İşte o zaman İslam, yeryüzünde dünyaya esenlik ve adalet aşılayacaktır. Burada tüm Müslümanlara düşen yegâne görev, o maruf sözü söyleyebilme gayreti içerisinde olmak ve o cesareti yüreklerine aşılamaktır.
Ezcümle; Efendimiz (s.a.v.) 23 senelik tebliğ hayatında o muazzam hükümleri ilk andan itibaren topluma dayatmamıştır. Önce 13 senelik Mekke döneminde zulüm ve baskının mahşerinde, sahâbenin yüreklerine İslam nizamını kurmuştur. Ardından Medine döneminde de bu yürek inşasını, toplumsal ve hukuki düzeyde yegâne nizam hâline getirmiştir. Bizler de ahir zamanda adeta Mekke dönemini yaşamaktayız. Küfrün ve ifsadın bir yanardağ gibi patladığı bir dönemdeyiz. Eğer bu çetin dönemde bizler önce yüreklere o İslam nizamını nakşedebilirsek; Allah Teâlâ, o kutlu medeniyeti ve adaleti yeryüzüne hâkim kılmamız için bize yolları ardına kadar açacaktır. Tüm mesele, o “maruf sözü” ihlasla söyleyip yüreklere kazıyabilmektir.
Bu âyetle amel etmek istiyorsak; kendimizi şanlı İslam davasının birer neferi olarak görüp; başta ailemiz olmak üzere, evlatlarımızın, talebelerimizin ve etrafımızdaki tüm insanların İslam nizamıyla daha ileri gitmesine vesile olmayı hayatımızın ana gayesi kabul etmeliyiz.
[1] Müzzemmil 73/5.
[2] Taha 20/43-44.
[3] Kehf 18/14.
[4] Nisa 4/63.
