
Hayata Yön Veren Kıssa (13. Âyet)
Örnek vermek Kurân-ı Kerim’de çokça kullanılagelen bir ifadedir. Önceki âyet grubunda hidâyet ve dalâlet kavramları nasıl şekillenir bunun açıklaması yapılmıştı. Şimdi teorik bilginin pratiğe dökülmesi babından önceki âyet grubunun beyanları bir kıssa olarak verilmiştir.
﴿وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ﴾
“Sen onlara, o şehir halkını örnek ver. Hani oraya elçiler gelmişti”
Müfessirlerimizin çoğu, buradaki şehrin Antakya şehri olduğu görüşündedir. Zira o dönemlerde Hristiyanlık âleminde patriğin bulunduğu dört büyük merkezden biri Antakya idi. Diğer merkezler ise İskenderiye, Kudüs ve Roma şehirleri iken; daha sonraki dönemlerde bu merkezlere Konstantiniyye (İslambol) de dâhil olmuştur. İbn Kesir ise buradaki şehrin Antakya dışında başka bir şehir olduğunu dile getirmektedir.
Ayrıca şehre gönderilenlerin kim olduğuyla alakalı ulemamızın iki farklı görüşü bulunmaktadır. Bir görüşe göre bu kimseler, Hz. İsa’nın insanları Allah’a çağırmak için gönderdiği kendi havarileri/elçileridir. Diğer bir görüşe göre ise doğrudan Allah Teâlâ’nın gönderdiği peygamberlerdir. Lakin peygamber veya elçi de olsalar, nihayetinde çürümüş bir toplumu ihya etmek amacıyla tevhid davası için gönderildiklerinden dolayı, bu ihtilaf çok da büyük bir farklılık arz etmemektedir. Zira Allah Teâlâ, ﴿الْمُرْسَلُونَ﴾ “gönderilenler” şeklinde her iki grubu da içine alabilecek kapsayıcı bir ifade kullanmıştır.
Allah Teâlâ, ilahî hakikatleri daha iyi idrak etmemiz için bize birtakım kıssalar verir. Bu kıssalar, yaşanması veya yaşanmaması gereken hayatların somut birer haritasını oluşturmaktadır. Bu âyetteki ﴿وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا﴾ “onlara örnek ver” ifadesinde geçen darb-ı mesel, Kur’ân-ı Kerim’de genelde iki amaçla kullanılmaktadır. Bunlardan birisi, garip ve anlaşılması zor bir hâli, bilinen başka bir hâle benzetmektir ki; buna göre bu âyetin mânâsı şu şekildedir: Ey Habibim! Ehl-i Mekke’nin (ve inkârcıların) bu inatçı hâlini, burada zikredilecek olan kıssadaki halkın hâline benzet.
Diğer bir kullanıma göre ise darb-ı mesel; insanlara anlatılan soyut durumun zihinlerde canlanması için somutlaştırmak amacıyla yapılır ki, buna göre mânâ şöyledir: Ey Habibim! Şu ana kadar anlattığımız o hidâyet ve dalâlet durumlarını, şimdiki kıssayla müşahhas (somut) hâle getir.
Allah Teâlâ’nın, Hz. Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) o şehir halkının durumunu örnek olarak getirmesini istemesi; bu bölümde anlatılacak olan hadiselerin sadece o güne hâs olmadığını, Hz. Âdem’den kıyamete kadar gelecek olan tüm şehirler ve toplumlar için geçerli olan değişmez bir sosyolojik hakikat olduğunun en büyük göstergesidir.
Allah Teâlâ âyette ﴿أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ﴾ “o şehir halkını” diyerek, halkın bulunduğu yerleşim yeri köy anlamına gelen (الْقَرْيَةِ) “karye” olarak isimlendirmiştir. Bununla alakalı olarak Kurân-ı Kerim’in o muazzam lafız ahengine dair şu muazzam nükte söylenebilir: Arapçada (الْمَدِينَةِ) “şehir” kelimesi, lügatte (الْقَرْيَةِ) kelimesinin ifade ettiği yerleşim yerinden daha büyük, medeniyetin ve düzenin olduğu alanlara verilen isimdir. Bunun yanında Kur’ân-ı Kerim’in kavramsal kullanımında; içerisinde sadece günahkârların veya tek tip inançsızların (cahillerin) bulunduğu şehirlere genelde (الْقَرْيَةِ) “karye” ismi verilmişken, içerisinde iman edenlerin, hakkı savunanların da bulunduğu ve belli bir hukukun işlediği şehirler ise “medine” kelimesiyle zikredilmiştir. Bu ince durumu destekleyen Kur’anî kullanımları şu şekilde sıralayabiliriz:
Öncelikle Allah Teâlâ, helak edilen isyankâr şehirleri genelde (الْقَرْيَةِ) “Karye” veya bu kelimenin çoğulu olan “Kurâ” (الْقُرٰى) kelimeleriyle anmaktadır. Örnek olarak; ﴿وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَ﴾ “Zaten gerçeği hatırlatan uyarıcılar olmadan hiçbir şehri helak etmemiştik”[1], ﴿وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ مِنَ الْقُرٰى وَصَرَّفْنَا الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ﴾ “Yemin olsun ki biz çevrenizdeki şehirleri (halklarını) helak etmiştik. (Gerçeğe) dönerler diye ayetleri (onlara) tekrar tekrar açıklamıştık.”[2] ve ﴿وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ﴾ “Helak ettiğimiz hiçbir şehir yoktur ki hakkında (bizce) bilinen (belirlenmiş) bir yasa olmasın”[3] âyetleri gösterilebilir. Helak edilen kavimler genelde bu kelimelerle anılmıştır.
Ayrıca; ﴿وَمِنْ اَهْلِ الْمَد۪ينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْ﴾ “Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz.”[4] âyetinde ise şehirde Müslümanlar, münafıklar ve gayrimüslimler bir arada yaşayıp İslamî bir medeniyet ve hukuk inşası başladığı için orayı eski cahiliye ismi olan Yesrib ile değil; bizatihi “el-Medine” (الْمَدِينَةِ) ismiyle anmıştır ki bu da iki kelime arasındaki o ince farka delâlet etmektedir.
Diğer taraftan Allah Teâlâ, ilerleyen âyetlerde hakikati haykıran o yiğit adamın gelişini anlatırken ﴿مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ﴾ “Şehrin en ucundan…” buyurarak; artık bu şehrin içerisine hakikati haykıran, iman eden birileri dâhil olduğundan ve tevhid mücadelesi başladığından olsa gerek ki, şehir mânâsında “Medine” kelimesini kullanmıştır.
Bu üslup ve mânâ akışı bize göstermektedir ki; eğer bir yeri hakikaten imar etmek ve “Karye” (sıradan bir yerleşke/köy) menzilesinden “Medine” (medeniyet/şehir) mertebesine çıkarmak istiyorsak, orayı imanın yurt edineceği bir dava cephesi olarak görmek durumundayız. Zira gelen elçiler oraya tevhid davası için gitmeleri hasebiyle o sıradan “karye” tipi yerleşim yerini, âyetin ilerleyen kısımlarında “medine” ismine çevirerek daha yüksek bir mertebeye çıkarmıştır. Bu da göstermektedir ki bir şehrin, bir toplumun gerilemesi; o şehirdeki iyiliği emredip kötülükten sakındırma (emr-i bi’l-marûf ve nehy-i ani’l-münker) davasından vazgeçen kitleler sebebiyle meydana gelmektedir. Bir toplumda kötülük sadece kötü insanların varlığıyla değil; iyilerin uyarısını terk etmesiyle (meydanı boş bırakmasıyla) yaygınlaşabilmektedir.
Bir şehrin “karye” menzilesinden “medine” mertebesine çıkmasının ilk adımı, ﴿إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ﴾ “Hani oraya elçiler gelmişti” ifadesiyle aktarılmaktadır. Burada Allah Teâlâ, hem peygamberleri hem de onların izinden giden dava adamlarını da içerisine alabilecek kapsayıcılıkta “gönderilenler” (الْمُرْسَلُونَ) kelimesini kullanmıştır. Zira bir toplum, Efendimiz’in (s.a.v.) nurlu şehri Medine gibi hakikatle imar edilecekse; öncelikle orada İslam’ı anlatan, dertlenen birilerinin bulunması gerekmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, o şehrin kıyamete kadar anılmasına vesile olacak olan hususu “elçilerin oraya gelmesi” (tebliğin ulaşması) olarak belirlemiştir.
O hâlde bilinmelidir ki; bir toplumun Allah katında bir değer kazanması için orada Allah’ı anan ve insanları O’na çağıran birilerinin bulunması şarttır. Bu tebliğciler sayıca az, sadece birkaç kişi olsalar da yeterli olabilir. Zira bilemeyiz ki; belki de bir toplumun helak edici belalara maruz kalmayışının arka planında, içlerindeki o Allah’a çağıran samimi kimselerin yüzü suyu hürmeti vardır. Dolayısıyla bir toplumda İslam’a çağıran hakikat erlerinin bulunması, o toplum için Allah Teâlâ’ya karşı en büyük hamd ve şükür sebebidir.
Bu âyetle amel etmek istiyorsak, bulunduğumuz her beldede insanları hâl ile ve kâl ile İslam’a çağırmakla meşgul olmamız gerekmektedir. Kalem, kelam veya ilim ile tevhid esaslarını ayakta tutup; bulunduğumuz sokağı, mahalleyi veya şehri sıradan bir “Yesrib/Karye” olmaktan kurtarıp, Efendimiz’in (s.a.v.) ahlakıyla mayalanmış bir “Medine” yapmak için var gücümüzle çalışmalıyız.
[1] Şu’arâ 26/208.
[2] Ahkâf 46/27.
[3] Hicr 15/4.
[4] Tevbe 9/101.
