
Varlığının sebebi olan bu iletilere dikkat çeken o kişi, ibadetin fıtrata nakşedilen bir hakikat olduğunu şu âyetle anlatmaktadır:
﴿وَمَا لِيَ لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾
“Hem benim neyim var ki; beni yaratana (yoktan var edene) kulluk etmeyeyim? Oysa siz de yalnızca O’na döndürüleceksiniz.”
Bu ifadedeki muazzam üslup, hakka davet eden kimsenin muhatabına nasıl zarif bir dil ile yaklaşması gerektiğini bizlere haykırmaktadır. Allah Teâlâ, bu adamın o ince fikirli ve şefkatli duruşundan olsa gerek ki; onun bu sözlerini kıyamete kadar kitabında payidar kılmıştır. Normalde karşısındaki inatçı kavme “Size ne oluyor da ibadet etmiyorsunuz?” demeyi sonuna kadar hak ettiği bir yerde, nefsini aradan çıkararak ﴿وَمَا لِيَ لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي﴾ “Hem benim neyim var ki; beni yaratana kulluk etmeyeyim?” diyor. Nefisleri uyandıran o azarlamayı kendi üzerinden, “ben diliyle” yapıyor ki; karşısındaki o gafil grup, ürkek bir yavru ceylan misali hakkın sesinden ürküp uzaklaşmasın.
Bu âyetteki ﴿وَمَا لِيَ﴾ “Hem benim neyim var ki” ifadesinde bulunan lâm (لِ) harfi “sahiplik” mânâsında olup; (فَطَرَنِي) kelimesinin kökü olan (فَطَرَ) fiili ise ‘yok iken var etmek, bir şeyi ilk defa icat etmek’ mânâsını taşımaktadır. Nitekim Abdullah İbn Abbas’tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Bir kuyu hakkında iki kişi anlaşmazlığa düşmüştü. Delilleri de aynı kuvvette olunca net bir karar veremeyen İbn Abbas (r.a.), adamlardan birisinin “Ene fetartühâ” (Kuyunun açılmasındaki ilk kazma darbesini ben vurdum, onu ilk ben icat ettim) diyerek kuyuyu ilk açanın kendisi olduğunu iddia etmesi üzerine meselenin hakikatini ve bu kelimenin sırrını kavramış, onun lehine hüküm vermiştir.
Bu özel lügat ve nahiv mânâlarından sonra bu âyetin bizlere verdiği temel mesaj şu olsa gerektir: Ben bu dünyada neye sahibim, benim kendime ait neyim var ki; beni yoktan var eden, hiç iken muhatap alıp şerefli kılan Allah Teâlâ’dan başkasına ibadet edeyim?!
Başkasına tapma (şirk) eylemini ret sadedinde suçu kendi nefsine isnat eden bu ibadetkâr şahsiyet; ahirette Allah’a hesap vermek üzere dönüleceği hakikatini ise ﴿وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ “Oysa siz de yalnızca O’na döndürüleceksiniz” buyurarak doğrudan karşılarındakine isnat etmiş ve sözüne öyle devam etmiştir. Bununla, karşısındakilere baştan beri yönelmeleri gereken asıl makamı göstermiş; onları inandığı davaya kuru bir şekilde davet etmek bir kenara, “Belki kabul ederler” ümidi ve coşkusuyla kendini de uyarılanların konumunda tutmuştur. Ayrıca dünya hayatında bazı insanlar fıtratlarını köreltip İslam’a inanmıyor, Allah’a dönmüyor olabilirler. Lakin ahirette hiç kimse O’nun huzuruna çıkmayı ve bu mutlak dönüşü inkâr edemeyeceğinden olsa gerek ki; şirk koşma ihtimalini kendine isnat eden bu şahsiyet, ahiretteki o mecburi dönüşü muhataplarına isnat etmiştir.
Bu tip fedakâr yaklaşımlar, insani ilişkilerde de var olması gereken yüksek bir psikolojidir. İnsan, karşısındaki insana değer verdiğinde; sırf hakikat anlaşılsın diye gerekirse onu haklı, kendisini haksız konumdaymış gibi göstererek anlatmak istediğini en zarif şekilde anlatır. Hâlbuki bu tavır zilletten (eziklikten) değil; dertli bir Müslümanın karşısındakine vermiş olduğu değerden ve “iyi bir insan olma” davasını hayatında bizzat tatbik ettiğindendir. Bunun en zor yanı da; onca samimiyete rağmen karşılık göremediğinde ne yapacağını bilmez bir hâlde hüzne kapılmaktır. Lakin sırf Allah rızası için samimiyetle yapılan iş, dünyevi açıdan anında bir yarar getirmese ve muhatapta tesirini hemen göstermese de; dertli bir Müslüman için asıl olan ahiret ve ilahî rıza olduğundan bu durum herhangi bir karamsarlık oluşturmamalıdır. Zira bu âyetteki kutlu şahıs da tam olarak bu psikolojidedir ama sadece Allah için yaptığı bu işin dünyevi kaygısını zerre kadar yaşamamaktadır.
Bu âyetle amel etmek istiyorsak; Allah Teâlâ’ya ve O’nun nizamına çağrının, yeryüzündeki en hassas ve en onurlu dava olduğunu asla unutmayacağız. Bundan dolayı, insanlara söylediğimiz sözlerin ve uyarıların; onları ürkütecek, nefislerini savunmaya itecek bir dille değil, iğneyi kendimize batırdığımız o kucaklayıcı ve muhatabı hakka ısındıracak nebevi bir üslupta olmasına bilhassa dikkat etmemiz gerekmektedir.
