Neyden Korunuyoruz? (23. Âyet)

Bu kutlu şahıs, aynı tarz konuşmalara devam ederek ve karşısındaki kimselerin içinde bulunduğu hale odaklayarak şöyle söylemektedir:

﴿أَأَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ آَلِهَةً إِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمَنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلَا يُنْقِذُونِ﴾

“O’nu bırakıp da başka ilâhlar mı edineyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar.”

Bu âyette geçen “ilâhlar” ﴿آَلِهَةً﴾ ifadesi, sadece taştan tahtadan yontulmuş putları değil; Allah Teâlâ’nın mutlak otoritesinin dışındaki tüm beşerî fikirleri, sahte inançları, korkuları, yersiz bağlılıkları, kof ideolojileri ve sözde kurtarıcı felsefeleri kapsamaktadır. Allah Teâlâ’nın nizamı dışındaki hiçbir ideoloji, inanç ve din; insana gerçek mânâda dünyevi veya uhrevi bir fayda sağlayabilecek yapıya sahip değildir.

Aklıselim ve vicdan sahibi hiçbir kimse, dert ve musibet anında Allah’tan başkasına sığınmak gibi bir acizliğe düşemez. Günümüzde hiçbir psikolojik terapi veya dünyevi tedavi; başımızı secdeye koyup, dertlerimizi gözyaşlarıyla secdeden semaya (Rabbimize) göndermenin kalbimize vereceği o eşsiz ferahlığı sağlayamaz. İşte o kutlu şahıs, yeryüzünde fıtrata uygun böyle başka bir sığınağın olmadığını gür bir sesle ifade etmiştir. Bunun ölçüsünü halkına sunan bu şahsiyet, “Eğer Rahmân bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar” ﴿إِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمَنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلَا يُنْقِذُونِ﴾ diyerek, sahte ilahların dünyada dahi hiçbir derde deva olamayacağını, dolayısıyla ahirette de onlardan zerre kadar fayda gelmeyeceğini anlatmaya çalışmıştır.

Bu âyette geçen ﴿بِضُرٍّ﴾ “zarar vermek” ifadesi ise, insanın başına gelebilecek her türlü yıpranmayı ve musibeti içerisine alabilecek düzeyde nekra (belirsiz/kapsayıcı) olarak kullanılmıştır. Burada şöyle bir soru aklımıza gelebilir: Sonsuz merhamet sahibi olan “Rahmân”, kulu için hiç zararı murat eder mi? Unutmamak gerekir ki; Allah Teâlâ bazen insanı imtihanlarla olgunlaştırır. Nimet ve rehâvet içinde gelişemeyen ham bir karakteri, bazen dert ve musibet ateşiyle pişirir. Zira bir anne, evladını büyütüp belli bir yaşta yatağını ayıracağı zaman yaşadığı o ayrılık üzüntüsü gerek anneye gerekse evlada başta ağır gelebilmektedir. Oysa bu ayrılık, çocuğun kendi ayakları üzerinde durup gelişmesi için son derece zaruri bir durumdur. Dolayısıyla Allah Teâlâ da insanın kemale ermesi ve fıtratının gelişmesi için bazen zahiren “zarar” gibi görünen ama batınında rahmet olan manevi terapiler ve imtihanlar yollamaktadır.

Yiğit davetçinin, Allah Teâlâ’dan başka ilahlar edinme (şirk) gibi çirkin bir fiiliyata dahi nefsini aradan çıkarıp bu günahı kendi üzerine isnat ederek örneklendirmesi; onun hakka ne derece bağlı olduğunun ve halkını incitmeden bu hakikate ulaştırma çabası içerisinde kıvrandığının en büyük delilidir.

Bu âyetteki “bana hiçbir fayda sağlamaz” ﴿لَا تُغْنِ﴾ ifadesi, aslında şu mânâya gelmektedir: Allah Teâlâ dışındaki hiçbir güç, musibet anında insanın derdini tam olarak anlayıp çözecek ve ‘artık başkasının kapısına gitmeye gerek kalmadı’ dedirtecek bir kudrete sahip değildir.

Bunun yanında âyette geçen”beni kurtaramazlar” ﴿وَلَا يُنْقِذُونِ﴾ ifadesi, Allah Teâlâ’nın nizamı dışındaki inanç, din ve düşüncelerde asla bulunmayan bir acizliğe doğrudan işaret etmektedir. Bu kelimenin kökündeki anlam; uçurum gibi korkunç bir tehlikeye doğru sürüklenen kimseyi son anda uyarma ve onu düştüğü o çukurdan çekip çıkarma (inkâz) mânâsına gelmektedir. Zira Allah Teâlâ, günaha düşmememiz için ilahî vahiyle bize her türlü uyarıyı yapmakla beraber; kazaen o günaha düştüğümüzde de bizi “tövbe” ipiyle o çukurdan çekip çıkarmaktadır. Yalnızca kâfir olarak ölen inatçı kimseyi cehennemden çıkarmayacak olup, bunun dışındaki tüm günah çukurlarına düşen samimi kullarının imdadına yetişecektir. İşte bu muazzam kurtarıcılık sistemi, sahte hiçbir putta veya ideolojide bulunmayan, sadece ve sadece Allah Teâlâ’ya ait bir özelliktir.

Dolayısıyla bu âyetle amel etmek istiyorsak; sadece İslam’ın bize kazandırdığı izzeti ve şerefi düşünmekle yetinmemeli; aynı zamanda “Müslüman olmasaydık, tevhidin nurundan mahrum kalsaydık ne büyük bir zilletin, sahipsizliğin ve uçurumun içinde kaybolurduk?” diye tefekkür edip, Rabbimiz tarafından ne derece büyük bir tehlikeden korunduğumuzu iliklerimize kadar hissetmeliyiz.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top