Risaletin En Büyük Şahidi (2. Âyet)

Şüphe yok ki; Kur’ân-ı Kerim’in en yüce derece mâna derinliğine sahip olması, kendisindeki hikmetli olma sıfatının bir gereğidir. Allah Teâlâ da bu hikmetlere işaret ederek bu harflerden meydana gelen kitaba yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

﴾وَالْقُرْآَنِ الْحَكِيمِ﴿

“Hikmetli Kur’ân’a andolsun ki”

Söz konusu hassas mesele, Rasûlullah’ın (sav) peygamberliği olduğundan olsa gerek ki; Allah Teâlâ, peygamberliğini perçinlediği bu âyetlerde Rasûlullah’ın (sav) getirdiği kitaba yemin etmektedir. Peygamberliğinin en büyük alâmeti olan bu kitap, aynı zamanda O’nun peygamberliğinin bizatihi şâhidi olmaktadır.

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’i Hakîm olmakla vasıflandırmıştır. Bu ifade, “hikmet sahibi” demektir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim, içerisinde sonsuz hikmetleri barındıran bir nazma (metin yapısına) ve mânâya (muhtevaya) sahiptir. Hikmetli olma sıfatını birçok açıdan değerlendirebiliriz. Öncelikle Kur’ân-ı Kerim’in her harfi, kelimesi, cümlesi, âyeti ve sûresi içerisinde koca bir âlemi barındıran mahiyete sahiptir. Dolayısıyla adeta sıkıştırılmış bir pamuk balyası gibi yoğun bir mânâ hüzmesine sahiptir.

Bunun yanında zaman geçtikçe Kur’ân-ı Kerim’in Hakîm sıfatı daha fazla temâyüz etmektedir. Zira mahlûkata dair keşfedilen yeni bilgilerin birçoğu bin dört yüz yıl önceden haber verilmiş; bu hakikatler keşfedildikçe de Kur’ân-ı Kerim’in hikmetli olma vasfı asırları aşarak devam etmiş ve kıyamete kadar da edecektir.

Günümüzde Kur’ân-ı Hakîm’in hikmetlerine erebilmenin ve insanlığa tekrar yol gösterecek şekilde anlatmanın yegâne yolu, ilmi fikirle yoğurmaktır. Fikir; ahvâle göre olaylara mânâ yükleyip varsa müşkilâtı halletme, yoksa ilerlemeyi artırma hareketidir. Bunu da şuurlu bir Müslümandan başkası yapamaz. Allah Teâlâ’nın kurduğu nizam üzerinde yapılan tefekkürler, bir Müslümanın neyi neden yaptığını fark etmesine ve yaptığı işte sağlamlığı esas almasına vesile olacaktır. Zira üzerinde düşünüldüğünde, insanlığa en faydalı bilgileri elde ettiren ve en ileri aşamaya götüren düzen ancak İslam’dır. Bunun neticesinde insan, mahlûkatın her sınıfındaki hikmete vâkıf olacaktır. Nitekim hikmeti elde tutan, eninde sonunda hâkimiyeti de elde tutacaktır.

Avrupa, İslam dünyasından aldığı dünyalık bilgileri fikir hamurunda yoğurdu ve son iki yüzyılın oyun kurucu aklı konumuna geldi. Hukuk sistemi ve hayat tarzları dünyada benimsenir oldu. Fikir adamlarının sözleri bütün dünyada konuşulur hale geldi. Oysa medeniyetlerinin bir çoğunun temelinde İslam medeniyetinden devşirilen dünyevi bilgiler ve o bilgiler üzerinde düşünmenin sonucu olan bir gelişim serüveni vardı. Biz Müslümanların bu fikir savaşında irtifâ kaybettiği anda ise, Avrupa yeryüzünde fesât çıkarma fırsatı buldu.

Oysa İslam, öyle eşsiz bir din ve hayat tasavvuruna sahiptir ki; basit dünyevi bilgilerle bile bu kadar ilerlenebiliyorsa, İslam’ın sahip olduğu o zamanlar üstü ilahî fikirlere bütünüyle vakıf olunduğunda nasıl bir hâkimiyet elde edilir, gerisini biz düşünelim. Kısacası, düşünceye yön verebilen, dünyaya yön verebilme kuvvetine de sahip olacaktır. İslam gibi muazzam bir birikime ve medeniyete sahip olan Müslümanların ne derece bir ilerleme sağlaması gerektiğini varın siz hesap edin.

Bu şuura ulaştığımızda görürüz ki biz ümmet olarak dünya devletlerinden değil; kendi özümüzden ne kadar uzak kalmışız. İşte dirilişin ilk adımı, Kur’ân-ı Kerim’de Hakîm sıfatının nasıl tecellî ettiğini derinlemesine düşünmektir. Düşünmeyen fark edemez; fark edemeyen anlayamaz; anlamayan çözüm üretemez.

Bu Âyetle Amel Etmek İstiyorsak: Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’deki detayları düşünce dünyamıza nakşedip, yeryüzünde nelerin olup bittiğini ferâsetle fark edeceğiz. Ardından küresel sistemi anlayıp çözdükten sonra şikâyet etmeyi bırakıp çözüme odaklanacak; elimizdeki ilahî materyallerle insanlığa gerçek refahı ve adaleti taşıyacağız.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top