Değişmez Hüküm ve Psikolojik Hakikat (7. Âyet)

Peygamber gönderilmesinin sistemi, amacı ve değeri bu iken onların sergiledikleri yersiz tavrın sonucu olarak Allah Teâlâ, onlar hakkındaki hükmünü vermekte ve şöyle buyurmaktadır:

﴾لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ﴿

“Yemin olsun ki; söz/hüküm, onların çoğunun üzerine/aleyhine hak olmuştur/gerçekleşmiştir. Onlar artık iman etmezler”

Allah Teâlâ, resûlünü meydana gelecek olan olaylara karşı uyarmakta ve dirayetini İslam’a karşı sergilenecek bu tür ters tavırlara hazırlıklı hâle getirmektedir. Bu hususta da yeminin cevabında gelen ve kesinlik vurgusu taşıyan lâm (لَ) harfiyle cümleye başlamaktadır. Devamında ise oldukça genel bir ifadeyle çoğu kimsenin iman etmeyeceğine dikkat çekmiştir. Nitekim âyette anlatıldığı gibi olmuş ve o zamandan bu zamana kadar da iman etmeyenler, dünya üzerinde sayıca hep daha fazla olmuştur. Hz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Siz insanlar arasında, beyaz bir öküzde siyah bir kıl veya siyah bir öküzde beyaz bir kıl durumundasınız.” hadisi de bu minvalde anlaşılmaktadır.

Hak katından gelen bir hüküm ve söz var. O ilahî söze göre iman, insanlara nasip olacak veya olmayacak. O söz; kişilerin hür iradeleriyle ne yapacakları Allah tarafından ezelde kesin olarak bilindiği için Levh-i Mahfuz’a yazılan “iman etmemeleri” hükmüdür. Artık hüküm verilmiş ve cehenneme gitmeleri için sadece dünyada yapacaklarını yapmaları ve ölmeleri kalmıştır. Tabii ki bu dünyada yapacakları fiiller için herhangi bir ilahî zorlama veya baskı söz konusu olmayacaktır.

Peki, o zaman neden haklarında baştan “iman etmeme ve azabı hak etme” hükmü verilmiştir? Zira kendi hür iradeleri ile yapacakları fiiller, Allah Teâlâ tarafından ezelde bilinmiş ve ona göre Levh-i Mahfuz’a yazılmıştır. Sonrasında ise dünyada bilerek ve isteyerek yaptıkları zorbalıklar sebebiyle, ahirette kendilerince bir bahane uydurmaları söz konusu olamayacaktır. Bu durum kesin olarak gerçekleşeceği için artık iman etmeyecekleri hükmü verilmiştir. Buradaki en büyük hikmet ise Efendimiz’in (s.a.v.) zorlu tebliğ sürecine hazırlanması ve yaşanacak inkâr hadiselerine karşı şimdiden kalbini mutmain kılmasıdır.

Seferdeki zorlukların farkında ve bilincinde olan insan, yolda çektiği sıkıntılarda benliğini yitirmez. Her şeyin kolay ve yolunda olacağını düşünerek yola çıktığında ise en küçük bir zorlukta kendisini kaybedip yoldan geri dönebilir. Şüphesiz Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) için davasından geri dönmek gibi bir durum asla söz konusu olmamıştır. Lakin nihayetinde bir beşer olması hasebiyle, ilahî teselliye ve bu hakikatin hatırlatılmasına her hâlükârda ihtiyaç duymuştur. Allah Teâlâ ise başta Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere tüm ümmetine yine rahmetini göstermekte ve gidilen bu hak yolda yaşanacak olan zorlukları baştan anlatmaktadır. Ezcümle bu sûre, başta Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere tüm ümmete tebliğ hayatının sarsılmaz bir haritası olma özelliğini göstermektedir.

Bu âyetle amel etmek istiyorsak bilmeliyiz ki; bir insanın giriştiği işte yaşayacağı zorluklara son derece gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşması gerektiğini açıklamaktadır. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), tüm dünyanın Müslüman olmasını arzulamaktaydı. Lakin imandan yana herkesin bir nasibi ya da mahrumiyeti olacaktı. Dolayısıyla bizler de her ne işte olursak olalım, en iyisini ve en güzelini hedefleyecek gayrette olacağız. Lakin bunun yanında gerçekçi olup hâle göre metanetli hareket etmeyi de ihmal etmeyeceğiz. İman gibi yüce bir meselede bile hakikate gerçekçi bakmamız gerektiğini ifade eden bir âyet varken; dünyanın hangi kısıtlı imkânları ve zorlukları bizi yıldırsın ki? Bize düşen sadece ihlasla çalışmaktır. Ne sırf çalıştığımız için kazanmaktayız, ne de sadece bir şeyler kazanmak için çalışmalıyız. Başarımız ancak ve ancak Allah Teâlâ’dandır; çalışmamız da sadece Allah Teâlâ’nın rızası içindir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top