Hidâyetin Arka Planındaki Nizam (12. Âyet)

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’i indirmesi ve kıyamete kadar ulaştırmasındaki muazzam nizamı anlattıktan sonra; bu kadar kusursuz bir düzenin neden var olduğuna değinmektedir. Varlık hakikatinin altındaki genel kaideyi bizlere aktarmakta ve şöyle buyurmaktadır:

﴿إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآَثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ﴾

“Zira şüphesiz ki ancak biz, ölüleri diriltiriz. Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) bir bir kaydetmişizdir”

Bu âyet, içerisinde  şüphe barındırmayan bir kaide olup aynı zamanda Rasûlullah’a (s.a.v.) uyarının kime yarayıp kime yaramayacağını beyân etmesindeki esas sebebi dile getirmektedir. Ayrıca bu âyet, hidâyetin sadece Allah’ın elinde olmasının arka planında bulunan sistemin habercisidir. Bu sebeplerin birincisi, ölüleri ancak Allah’ın diriltecek olmasıdır. Buradaki diriltme durumu, iki türlü anlaşılabilmekte ve her iki mâna da insanın ruhuna dokunan bir mahiyet içermektedir. İlk olarak buradaki ﴿الْمَوْتَى﴾ “ölüleri”  ifadesinde gerçek anlam kastedildiğinde mâna şu şekildedir: Uyarının kime fayda verip kime vermediği bellidir. Zira şüphe yok ki; uyarıya uyanı da uymayanı da diriltip hesap soracağız. Bu mânaya göre ﴿الْمَوْتَى﴾ “ölüleri” ifadesinde bulunan elif lâm (ال) takısı istiğrak[1] mânasıyla bütün ölüleri içerisinde almaktadır.

Bunun yanında ﴿إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى﴾ “ölüleri diriltiriz”  ifadesine verilebilecek diğer bir mâna ise buradaki ölüleri diriltme durumunun mecazî bir anlamla alınmasıdır ki buna göre mâna ise şu şekilde olmaktadır: Biz kimin uyarıyı dikkate alıp almadığını bilmekteyiz. Dolayısıyla küfrün karanlığıyla ölü hükmünde olanları hidâyetle ancak biz diriltiriz. Bizim iznimiz olmadan kimsenin başkasının hidâyetine güç yetirmesi mümkün değildir. Ayrıca bu mâna ﴿اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ﴾ “Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Ancak Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, doğru yola gelecekleri daha iyi bilir.”[2] âyetiyle de vakıa boyutunda örtüşmektedir. Zira hiçbir kulun, diğer bir kulu Allah’ın izni ve iradesi olmadan hidâyete erdirmesi söz konusu değildir.

Âyetin devamında bulunan ﴿وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآَثَارَهُمْ﴾ “Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız.” ifadesinden anlaşılmaktadır ki; eğer bir kulun hidâyeti başka bir kula bağlı olması söz konusu ise o kulun hidâyetine vesile olacağı kul hakkındaki her şeyi bilmesi gerekmektedir. Bir kul için bu durum söz konusu olamayacağına göre hidâyetin de sadece her şeyi yaratan ve yöneten Allah Teâlâ’nın elinden olması kadar zarurî bir durum yoktur.

Allah Teâlâ, hidâyetin elinde olmasındaki ikinci sebebi yaptıklarını ve bıraktıkları izleri yazmak olarak belirlemiştir. Zira Allah Teâlâ, insanın yaptığı hiçbir fiilin karşılığını görmeden hesap meclisinde ayırmayacaktır. Bu işi yapabilecek olan da sadece Allah Teâlâ’dır. Zira Fâtihâ Sûresi’nde de ﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّينِ﴾ “Din Gününün sahibidir”[3] diye buyurarak hesap meclisinin mâliki olup hem dünyaya hem de ahirete nizam verecek olanın sadece kendisi olduğunu beyân buyurmuştur. Borç gününe malik olan onun öncesine de sonrasına da maliktir.

Allah Teâlâ, insanların yaptıkları fiili bu ve ondan fazla âyette ﴿قَدَّمُوا﴾ fiiliyle getirmektedir. Bu fiilin lügat mânası, “hazırlamak” olup bu mânadan çıkarılacak anlam şudur ki; bu dünyada yapılan en küçük iyilik veya kötülük ahirette hayatımızın bir hazırlayıcısı konumundadır. “Hayat” denen kavrama baktığımızda Müslüman için asıl hayat ahiret hayatıdır. Dünya hayatı ise ahiret hayatının giriş bölümü sadedindedir. Dolayısıyla dünya, asıl maksadımız değil; gidişatımızın hazırlandığı bir çömlek çarkı gibidir. Orada elimizle neler hazırladıysak çarkla işimiz bittiğinde hazırladığımız kadarıyla kullanma hakkına sahip oluruz.

Gerçekten dünya hayatı, çömlek çarkındaki yaş çamur gibidir. Dünya o çömlek gibi sürekli döner ve bir yanlış darbenin etkisi, tüm çömlekte hissedilir. Dolayısıyla yanlış darbe söz konusu olduğunda durmak ve üzülmek yerine bir an evvel o çömleğin olması gereken şekline dönmesi için çabalamak gerekmektedir. Zira çömlek dönmekte ve asla boşluk kabul etmemektedir. Dünya hayatında da yanlışlıklar ve musibetler olduysa hemen onun yüreğimizde açtığı yaraları sarıp hayata devam etmemiz gerekmektedir. Zira dünya hayatı, boşluk kabul etmemekte ve durmak gibi bir durumu da söz konusu değildir. Durursa çömlek gibi hayatta gerektiği şekle ve kıvama gelemez. Ayrıca çömleğin istenen şekli alabilmesi için ezilmesi gerekir ki; bu durum ise hayatımızda yaşadığımız imtihanlara karşılık gelmektedir. Hayatımızdaki sabrı veya şükrü gerektiren her imtihan, çömleğe dokundurulan bir el mesafesinde ve girmemiz gereken şekli almamız için Allah’ın izni ile bize gönderilmektedir. İşte dünyadaki hayatımız, o çömlek gibi şekil almaya hazır halde bizim önümüzde durmadan devam ediyor. Kendi ellerimizle o hayata şekil vereceğiz ve şekil verdiğimiz kadarıyla faydalanacağız.

Yapılanlar yanında yazılan diğer bir unsur ise ﴿وَآَثَارَهُمْ﴾ şeklinde ifade edilen, hayat sona erdiğinde bırakılan izler ve eserledir. Bu noktada bu Rasûlullah’a (s.a.v.) müracat edip bu konuyla alakalı olarak âyetin tefsiri sadedinde iki hadis-i şerifi nakletmemiz yeterli olacaktır:

“Kim, İslâm’da iyi bir yol açarsa, o kimseye bunun sevabı vardır. O yolda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir yol açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü yolda yürüyenlerin günahından da ona pay ayrılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey eksilmez.”[4]

“İnsan ölünce, üç şey hariç ameli kesilir: Sadaka-i cariye, faydalı ilmi eser bırakmak veya ona dua ve istiğfar edecek salih evlat.”[5]

Eğer bir insanın attığı adım, iyiliklere vesile bir vesile olana, o iyiliği yapana verilen ecir kadar sevap yazılmaktadır. Burada dikkat çeken husus şudur ki; Allah Teâlâ, bir kişinin hidâyetini kendisinden sonra hidâyete erenlerin hallerine de bağlamıştır. Dolayısıyla şunun farkında olmak gerek ki; bir kimsenin hidâyeti sadece o kimseyle sınırlı değil; bilakis yayılan bir çiçek kokusu gibi herkeste hoş bir hava oluşmasına ve başka çiçeklerin açmasına vesile olmaktadır. Aynı durum dalâlet için de geçerli olup birinin yoldan sapması, sadece o kimseyle alakalı bir durum olmayıp virüs gibi yayılarak başka kimselere bulaşma gibi bir durum ortaya çıkabilmektedir. Dolayısıyla buradan yola çıkarak söylenebilmektedir ki; insan sadece kendisinden ibaret değil; koskoca bir aleme etkilemeye namzettir.

Bunun yanında bir kimsenin ilahi vahiyden etkilenip etkilenmemesinin Allah Teâlâ’nın elinde olmasındaki en büyük sebep ise her şeyin Allah Teâlâ tarafından bilinmesi ve ilmine uygun olarak Levh-i Mahfûz’da yazımasıdır. Allah Teâlâ, her şeyi bilmesini (أحْصَيْنَاهُ) ifadesiyle getirmektedir. Esasında bu fiil en ince ayrıntısına kadar tek tek saymak ve kaydetmek demektir. Bu da göstermektedir ki; kimin hidâyete veya dalâlete düşeceğinin Allah Teâlâ bilmekte ve ona göre icra etmektedir. Her şey ilimle başlamaktadır. Yoksa bu ifadelerden Allah Teâlâ’nın insanları zorla hidâyete veya dalâlete sürüklediği anlaşılmamalıdır. Zira Allah Teâlâ’nın insan hayatı ve tüm mevcudatın varlığı ile alakalı hükmü ve tasarrufu O’nun ezeli ilmiyle tahakkuk etmektedir.

Levh-i Mahfûz, tüm mahlukatın yaşayacağı olayları içerisinde barındıran ve asla çalınma gibi bir durumu söz konusu olmayan bir kitaptır. Mahlûkatın yaşayacağı tüm olaylar, orada yazılı halde bulunmaktadır. Yaşanan olayların orada yazılı olanlara bağlı olmasından olacaktır ki; Allah Teâlâ, bu âyette Levh-i Mahfuz’u “tabi olunan” mânasıyla ﴿إِمَامٍ﴾ kelimesiyle getirmiştir. Şunu da beyân etmek gerekir ki; o kitaba yazılan hususlar, zaten Allah’ın ilminde gerçekleşeceği bilindiği için yazılmıştır. Yoksa bazılarının, zorbalıkla tanımladığı gibi yaşanan olaylar orada yazıldığından yaşanmış değildir. Yaşanan olay, Allah Teâlâ tarafından o şekilde yaşanacağı en baştan bilindiği için o kitaba yazılmıştır. Dolayısıyla yaşanan olayların kader açısından bakıldığında dört aşaması vardır ki; bunlar sırasıyla ilim, kitâbet, irade ve halketmek/yaratmaktır. En küçük bir olay bile önce Allah’ın ezelî ilmiyle bilinmekte, ardından o ilme uygun olarak yazılmakta, sonrasında orada yazılanı Allah Teâlâ, izin vermekte/murad etmekte; son celse de ise o fiili yaratan Allah Teâlâ, o fiili insanın önüne getirmektedir. Kul ise o fiili kendi özgür iradesi ve isteğiyle yapmakta yani kesp etmektedir. Sanki önüne bir para çıkmış ve onu alıp almamakta tercih sahibi olması gibidir. Aklımızdan geçebilecek her ne olay varsa bu formüle tabidir. En küçük zerrenin hareket edişi ve en büyük cüssede yaratılmış olan gezegenlerin hareketleri bu süzgeçten geçmektedir. İrade kavramı, Allah Teâlâ için izin verme ile tahakkuk ederken; kul için isteyerek ve bilerek o fiile yönelmekle zuhûr etmektedir.

Allah Teâlâ’nın ﴿أحْصَيْنَاهُ﴾ “bir bir kaydetmişizdir” ifadesinde öyle büyük bir mâna vadisi vardır ki; Allah olanı bilir, olmayanı bilir, olmayan olduğunda ve olan olmadığında ne olur onu da bilir. Olacakların tüm ihtimalleriyle bilindiği bir ilme sahip olan Allah Teâlâ’nın, olacak olayları Levh-i Mahfûz’a yazması sadece izin vermek olarak anlaşılabilmektedir. Zira Allah Teâlâ’nın olup olmayacağını bilmediği bir şeyi istemesi mümkün değildir.

İşte bu şekilde, hidâyet ve dalâletin neden Allah’ın elinde olduğunu anlamış bulunmaktayız. Zira kul kendisini haddinden büyük; ilahını da kafasına sığacak kadar küçük gördükçe bu dünyaya anlam veremez. Bu dünyaya anlam vermenin ilk adımı, her şeyi bilen, yaratan ve yönetene teslim olmak ve o şekilde yaşamaktır. Eğer bu inanç içimizde sağlam olmazsa bir musibet gelir; hayatımızı altüst ettiği gibi inancımızı ve gidişatımızı da altüst edebilir. Allah istikâmetten, risâletten ve hidâyetten ayırmasın. Dalâletten muhafaza buyursun. (Âmîn).

O halde bu âyetle amel etmek istiyorsak; hayatın anlamını bu âyetteki esaslarla çözmeliyiz. Hidâyetin, yapılan iyiliklerin birer lütuf olduğunu; musibetlerin ancak imtihan olduğunu yüreğimize kazımamız gerekmektedir. Ancak bu durum ile Allah Teâlâ’ya teslim olmanın zevkine ulaşabiliriz. 

[1] İstiğrak ifadesi, lügatte “kapsamak, için almak” mânasına gelmektedir. Nahv ilminde ise bir ifadede kullanıldığında elif lâm (ال) takısının bulunduğu ifadenin bütün fertlerine değinilmesi anlamı taşımaktadır.

[2] Kasas 28/56.

[3] Fâtihâ 1/4.

[4] Müslim, Zekât 69; Nesâî, Zekât 64.

[5] Müslim, Vasiyye, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top