Uyarının Müjdeye Dönüşündeki Ahenk (11. Âyet)

Allah Teâlâ, kâfirlerin dalâlet sürecinden sonra, bunun tam tersi istikamette ilerlemenin aşamalarını da anlatmakta ve şöyle buyurmaktadır:

olan ve görmemekle beraber Rahman [olan Allah]’tan haşyet duyan kimseyi sakındırabilirsin. İşte o kimseyi hemen bir b
﴿إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ﴾
“Sen ancak zikre tabiağışlanma ve çok şerefli bir mükafatla müjdele.”
Uyarının fayda vermeyeceği kimselerin hususiyetleri aktarıldıktan sonra, uyarıya muhatap olabileceklerin özellikleri sayılmaya başlanmıştır. Allah Teâlâ, âyete tekit (pekiştirme) edatı olan “şüphesiz/ancak” (إِنَّمَا) ifadesiyle başlamakta ve adeta şu mânâ kastedilmektedir: Sen, çabanı uyarının fayda vermeyeceği, kalbi mühürlü o kimselerde harcama. Senin uyarından fayda bulacak olan kişiler ancak şu vasıflara sahip olanlardır:
﴿مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ﴾ “Zikre tabi olan”: Öncelikle o kimsenin, kavlen ve kalben ilahî bir sisteme bağlı kalarak hareket etme gibi bir erdeminin olması gerekmektedir. Kur’ân-ı Kerim, müminlerin vasıflarını saydığı birçok âyette aslında insanın iç dünyasındaki psikolojik ve duygusal kapasiteye dikkat çekmektedir. Burada da uyarının fayda vermesi; o kişideki hakka tabi olma dürtüsünün ve kendi başına buyruk (hevâsına göre) hareket etmeme hâlinin bulunması şartına bağlanmıştır.
Bunun yanında tabi olunan unsurun, hatırlama mânâsındaki ﴿الذِّكْرَ﴾ “zikir” ifadesi olarak getirilmesi, içerisindeki mânâ âlemlerine giden bir kapıyı aralamayı zorunlu kılmaktadır. Önceki âyette kalpleri mühürlenen kimselerin dünyanın girdabında kaybolarak nereden geldiklerini ve nereye doğru gittiklerini unuttuklarına dikkat çekilmişti. Burada ise hatırlama mânâsına gelen bir kelimenin kullanılması, uyarının fayda vereceği ikinci aşamayı bizlere vermektedir ki; o da yaşadığı bu hayatın bir yerden başladığını ve mutlak bir yerde son bulacağını asla unutmamasıdır. Dolayısıyla insanın iç dünyasında bu ilahî esasları hatırlatacak her değerli unsur, ﴿الذِّكْرَ﴾ “zikir” ifadesinin kapsamına girmektedir. Bu bazen doğrudan Kur’ân-ı Kerim olabildiği gibi; bazen de İslam’ın yaşanmasına direkt veya dolaylı olarak etki eden tüm salih ameller olarak da anlaşılabilmektedir. Bundan hareketle diyebiliriz ki; buradaki ﴿الذِّكْرَ﴾ “zikir” ifadesinin anlamı, insana aciz bir kul olduğunu hatırlatan İslam’ın tüm esas ve kâideleridir.
Uyarının fayda vereceği kadronun sahip olduğu diğer vasıf ise ﴿وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ﴾ “görmemekle beraber Rahman [olan Allah]’tan haşyet duyan” ifadesindeki özelliktir. Bu ifadelere göre müminin kalbinde daimi bir korku bulunması gerekmektedir. Lakin bu âyette kuru ve ürkütücü bir korkudan öte; duygusal bağı, hürmeti ve verilen değeri izhar eden “kaybetme korkusu” (haşyet) ifade edilmektedir. Bu mânâyı destekleyen durum ise haşyetin Allah’ın Rahmân sıfatıyla beraber getirilmesidir. Zira Rahmân’dan korkulacak bir şey varsa, o da o sonsuz rahmeti kaybetme korkusudur. Nasıl ki bir çocuk annesine karşı hata yaptığında, annesi üzüntüsünü izhar edip uzaklaşınca çocuk kaybetme korkusuyla anneye daha fazla sarılmak ister; işte insanoğlu da hata işlediği zaman gelen musibetlerle Allah’tan uzaklaştığını hissettiği anda Hakk’a daha fazla yönelmenin derdi içerisinde olmalıdır. İşte bu hassas duygu hâlinde olan insana ahireti hatırlatınca, hakkıyla iman eder ve uyanır.
Bize bu hayatta verilen imkân ve nimetlerin, bizim imtihan kapasitemize en uygun olanlar olduğunun bilincinde olmalı ve o ilahî rahmeti kaybetme korkusu (haşyeti) içerisinde yaşamalıyız.
Bunun yanında Allah Teâlâ, imanın makbul olması için gerekli olan asıl hâli ﴿بِالْغَيْبِ﴾ “görmemekle beraber” ifadesiyle bizlere aktarmıştır. Zira iman, gayba dayalı bir durum olmadan (mesela kıyamet koparken gözle görülerek) gerçekleşirse iman değil; mecburi bir bilgi mahiyetine bürünmektedir. Bunun sonucunda da imanın dünya hayatındaki en büyük “imtihan kaynağı” olma durumu ortadan kalkmaktadır. Dolayısıyla Rabbini görmeden iman eden ve haşyet duyan birisinin ahiretteki makamı da o derece yüksek olacaktır.
Buraya kadar anlatılanlardan anlaşılmaktadır ki; İslami esasların bir kalbe etki etmesi için insanın şu aşamalardan geçmiş olması gerekmektedir:
1- Asıl benliğini ayakta tutmanın ancak İslam ile mümkün olacağına inanmak.
2- Hayatını devam ettirirken; bulunduğu anı bir terazi olarak görüp geçmişe dair ibret ve geleceğe dair umut kefesiyle dengede tutmak.
3- Her daim içinde bulunduğu imkânı ve nimeti kendisine gösterilen ilahî bir rahmet olarak görüp, onu nankörlükle kaybetme korkusu (haşyet) içerisinde olmak.
4- İmanını şüphe kabul etmeyen sağlam bir zemine (gayba imana) oturtmak.
Eğer bu aşamalardan geçersek, o zaman Allah Teâlâ’nın ilahî mesajlarını hayatımızın her zerresinde görüp temaşa etme şansını elde edeceğiz. Zira bundan dolayı olsa gerek ki Allah Teâlâ, bu vasıflara sahip kimseleri ﴿فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ﴾ “İşte o kimseyi bir bağışlanma ve çok şerefli bir mükafatla müjdele” buyurarak methetmiştir. Böylelikle de uyarının (inzâr) nasıl müjdeye (tebşîr) dönüştüğünü ve Rasûlullah’ta (s.a.v.) bulunan müjdeleyici ve uyarıcı vasfındaki o muazzam ahengi temaşa etmekteyiz. Bütün mahlukatta bulunan o kusursuz nizam, uyarı ile müjdenin arasındaki bu hassas dengede de kendini göstermektedir.
Allah Teâlâ, o yüce şahsiyetleri iki şeyle müjdelemesi için Rasûlullah’ı (s.a.v.) aracı kılmıştır. Allah Teâlâ bazı âyetlerde mükâfatı bizzat kendisi bildirirken; burada âyet doğrudan Efendimiz’e (s.a.v.) hitap ettiği için müjdeleme görevi de O’na verilmektedir. Verilen müjdelerden birisi “mağfiret”, diğeri ise “büyük/şerefli bir ecir”dir.
Müjdenin ilki olan mağfiret (bağışlanma), insanın hem dünya hem de ahiret hayatını düzene koyan bir vasfa sahiptir. Zira günahlarından arınıp affedilen bir kulun hayatı zahiren sıkıntılı da olsa, gönlü ferahlıkla dolduğu için daima huzurlu bir hayat yaşamaktadır. Böyle bir kimsenin ahiret hayatına dair umudu daima diridir. Müjdenin ikinci kısmını ise “kerîm (şerefli) bir ecir” oluşturmaktadır ki; bu ecir de dünya ve ahireti kapsayan bir mahiyete sahiptir. Allah’a kulluk makamının gereklerini yerine getirenlere Allah’ın nimetleri, çağlayan gibi akıp her tarafını saracaktır.
Bu âyetle amel etmek istiyorsak, gaflet içinde uyarılanlar mertebesinden, zikre tabi olup müjdelenenler makamına varmanın derdinde olmamız gerekmektedir. Zira eğer samimiyetle bu çabada olursak müjdelenme makamı asla geç kalmayacaktır. Bu hız ve kesinlik, âyetteki ﴿فَبَشِّرْهُ﴾ “onu hemen müjdele” (فَبَشِّرْهُ) ifadesinin başında yer alan fâ (فَ) harfindeki “takiplik/hemen sonralık” vurgusuyla bizlere muazzam bir şekilde aktarılmaktadır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top