
Azabın bu derece ani ve dehşetli gelmesi, onların içinde bulunduğu derin hüsranın bir göstergesi olduğundan Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Yazık o kullara! Kendilerine bir peygamber gelmezdi ki, onunla alay ediyor olmasınlar.” Bu âyetteki “Yazık” ifadesini belağat açısından tahlil ettiğimizde, hüsran hâlinin adeta bir yerde hazır beklediğini ve o azgınlık gerçekleşmeden yerinden ayrılmadığını görürüz. Hüsranın asıl hak edildiği o dehşet anında, sanki o hüsrana bir nidâ harfi ile özel olarak seslenilmekte ve hüsran kendisini en yüksek dozda göstermektedir.
Bu inatçı kavimdeki hüsran hâli de inkârın en yüksek dozda yaşanmasından kaynaklanmaktadır. Zira onların inkâr edişi sadece sessizce inanmamaktan ibaret değil; bilakis onlar haddi aşmış, hakikatle savaşmış ve istihzâyı bir karakter hâline getirmişlerdir. Ayette de beyan edildiği üzere, kendilerine gelen her peygamberle pervasızca alay etmeyi bir hayat tarzı haline getirmişlerdir.
İnkâr etmenin ve zulmün de kendi içinde mertebeleri ve düzeyleri vardır. Allah Teâlâ, azgınlıkta sınır tanımayan bir kavmi, o azgınlığına denk, ibretlik ve şiddetli bir azapla helak eder. Örneğin günümüzde insanlığı yok etmek için ince hesaplar yapan, mazlumların kanı üzerinden planlar kuran Küresel Siyonizm aklı da bu ilahî sünnetten azade değildir.
Zira ilahî nizamda, inkârcıların ve küresel sömürü odaklarının İslam’ı yok etmek için kurdukları sinsi planların, bir noktadan sonra bizzat Müslümanların uyanışına hizmet etmesi gibi muazzam bir sır vardır. Yakın tarihimizde de inancın önüne set çekmek isteyen vesayetçi zihniyetlerin baskıları, aslında bu milletin inancına daha sıkı sarılmasına ve muazzam bir manevi dirilişin başlamasına vesile olmuştur. İslam düşmanlarının kurduğu o tuzaklar hep kendi ayaklarına dolanmış; İslam’ı bitirmek isterken farkında olmadan Ümmet-i Muhammed’in dirilişine taşeronluk yapmışlardır.
İşte bu denli şeytani planlar kuran Siyonist zalimlerin kolayca, bir anda yok olması, bunca zulmü gören mazlumların içini soğutacak ilahî bir adalet tablosu tam olarak oluşturmazdı. Onlar, geçmişte her gelen hakikati yalanlayarak dalâletin karanlığında nasıl battılarsa; günümüzde de çocuk, yaşlı, kadın, mazlum demeden insanları katleden o vahşi zihniyete bürünmüşlerdir. Bu yüzden o zalim zihniyet, insanlığa yaşattığı her acının karşılığını zerresine kadar görmeden ve ilahî adaletin tokadını en ağır şekilde yemeden bu sahneden çekilmeyecektir.
Bu yönüyle zalimler, hak ettikleri o nihai azabın gelmesi anına kadar zulümlerinde daha da derinleşirler. Allah Teâlâ zalime anında azap etmez, ona mühlet verir ve zalim de kibriyle zulmün zirvesine tırmanırken aslında kendi helak uçurumunu kazar. Tıpkı Firavun’un, Hz. Musa’yı yok etmek için hırsından deliye dönerek, yarılan denizin içine ordusuyla pervasızca dalıp kendi sonunu hazırlaması gibidir.
Bu âyetle amel etmek istiyorsak, dünya üzerinde sahnelenen olaylara, zulümlere ve küresel planlara bakış açımızı Kur’an-ı Kerim’in bu geniş ufkuyla derinleştirmemiz gerekmektedir. Zira olayların perde arkasını okuyabilen “mümin feraseti”, kâfirlerin en korkulu rüyasıdır. Müslüman ümitsizliğe kapılmaz, zalimin mühletine aldanmaz ve ilahî adaletin eninde sonunda tecelli edeceğine olan o sarsılmaz inancıyla hak yolda dimdik yürümeye devam eder.
